A Harfi ile Başlayan Deyimler
Aba altından sopa / değnek göstermek: Üstü kapalı, imâlı sözlerle korkutmak, tehdit etmek. “Odanızı toplamazsanız olacaklara karışmam diyerek aba altından değnek gösteriyordu.”
Aba vakti yaba, yaba vakti aba: Kişinin ihtiyaçlarını mevsiminden, sezonundan, vaktinden önce ucu olduğu zamanda karşılaması.
Abacı, kebeci, ara yerde sen neci?: Olay ve konu hakkında yeterliliği, yetkisi olmayan kişiler için “Sen neden karışıyorsun?” anlamında kullanılır.
Abayı yakmak: Bir kimseye gönlünü kaptırmak. “Bizim oğlan komşu kızına abayı yakmış.”
Abbas yolcu: 1) Yolculuğa çıkmaya kararlı. 2) ölmek üzere olan kimse için şaka yollu söylenir.
Abdestinden şüphesi olmamak: Kötü bir iş yapmadığına emin olmak.
Abes kaçmak (söz) : Söylenilen sözün ortama, konuya uygun olmaması. “İş toplantısında akşamki maçtan bahsetmesi abes kaçtı.”
Abesle iştigal etmek: Yersiz, yararsız, boş ve anlamsız şeylerle vakit geçirmek.
Abuk sabuk konuşmak: Düşünmeden, birbiriyle ilgisi olmayan, tutarsız, saçma sapan söz söylemek. “Yeter artık, abuk sabuk konuşmalarına daha fazla dayanamayacağım.”
Abur cubur: Yararlı olup olmadığı düşünülmeksizin rast gele yenen, yemek yerini tutmayan yiyecekler. “Çocukların karnını ne diye abur cuburla dolduruyorsun?”
Aceleye getirmek (dara getirmek): 1) Bir işi gerektiği gibi yapmayıp, zaman darlığından yararlanarak birini aldatmak. “Tezgâhtar aceleye getirerek gömleğin defolusunu vermiş.” 2) Zaman darlığı sebebiyle gereken özeni göstermemek. “Yazın hiç de güzel değil, aceleye getirmişsin.”
Acemi çaylak: Toy, tecrübesiz, beceriksiz. “Acemi çaylağa bak hele! Sen mi tamir edeceksin o saati?”
Acı çekmek /duymak : 1) Bedensel ağrı, sızı duymak. “Kazadan sonra çok acı çekti.” 2) Üzülmek, üzüntü içinde kalmak. “Eşini kaybedeli on yıl oldu ama o hâlâ acı çekiyor.”
Acısı içine / yüreğine işlemek: Bir şeyin verdiği acı, üzüntü benliğinde derin iz bırakmak. “Elindeki tek evi de yanıp kül olunca acısı yüreğine işledi.”
Acısını çekmek: Yapılan yanlış bir işin doğurduğu sıkıntı ve üzüntüyü yaşamak.”Kestiğim o ağacın hâlâ acısını çekiyorum.”
Acısını çıkarmak: 1) Acılığını yok etmek. “Yağda kavurarak acısını aldı.” 2) Önceden uğradığı maddî ve manevî zararı sonradan gidermek. 3) Öç almak. “Bir gün bana yaptıklarının acısını senden çıkaracağım.”
Acı soğuk: Keskin, hoşa gitmeyen, çok üşütücü soğuk. “Acı soğuk insanın iliklerine işliyordu.”
Acı söz: İnsaın gönlünü inciten, onuruna dokunan ağır söz. “Bu acı sözlerine kim katlanır sanıyorsun?”
Aç acına: Aç olarak, hiçbir şey yemeden. “Bu iş aç acına yapılmaz.”
Açığa çıkarılmak / alınmak: İşinden çıkarılmak, görevine son verilmek. “İşe üç gün geç geldi diye açığa alındı.”
Açığa vurmak: Gizli, saklı bir şeyi herkese duyurmak, ortaya çıkarmak.”Yıllardır içinde sakladığı sırrı mahkemede açığa vurdu.”
Açığı çıkmak: Saklamakla görevli bulunduğu para, eşya veya başka bir şeyin sayım sonucu eksik olduğu anlaşılmak. “Kasiyerin salı günü akşamı 10.000 lira açığı çıktı.”
Açığını bulmak: Herhangi bir işteki eksiği, hileyi veya zararı ortaya çıkarmak. “Hemen her yazısında bir açığını bulmak mümkün.”
Açık alınla: Başarı, şeref, övünç ve dürüstlükle. “Hemen her işten açık alınla çıkar onlar.”
Açık bono vermek: Bir kimseye sınırsız, istediği gibi davranma yetkisi tanımak.
Açık fikirli: Olayları, gelişmeleri, yenilikleri iyi anlayıp gereği gibi karşılayan; düşündüğünü olduğu gibi söyleyebilen kimse. “Bu toplumun açık fikirli insanlara duyduğu ihtiyaç, bugün daha fazladır.”
Açık kalpli /yürekli: Samimî, içi temiz, içi dışı bir olan kimse. “Komşumuz kadar açık kalpli bir adam görmedim.”
Açık kapı bırakmak: Gerektiğinde bir konuya yeniden dönebilme imkânı bırakmak, kesip atmamak, ileriyi düşünerek ılımlı davranmak. “Bu kadar kesin konuşmayalım, açık kapı bırakalım da iyi düşünebilme fırsatları olsun.”
Açık konuşmak: Gerçeği sakınmadan, çekinmeden söylemek. “Daima açık konuşan insanları severim.”
Açık saçık: Göreneğe, terbiyeye aykırı derecede açık (söz, davranış, elbise). “Açık saçık fıkralar anlatmaya utanmıyor musunuz?”
Açık seçik: Çok açık, çok belirgin, ayrıntılarına kadar görülebilen.”Daha açık seçik konuş da anlayalım ne demek istediğini.”
Açıkta kalmak (olmak): 1. İş ve görev bulamamak. 2. Yersiz yurtsuz kalmak. 3. kimilerinin elde ettikleri bir yarardan mahrum olmak. “Çoluk çocuk açıkta kaldılar fabrika kapanınca.”
Açıktan kazanmak: Ortaya hiçbir emek ve sermaye koymadan gelir elde etmek, para kazanmak. “Günümüz insanı açıktan kazanmayı bir kural hâline getirdi.”
Açık vermek: 1) Geliri, giderini karşılamamak. “Maaşımız yetmeyecek bu ay, galiba açık vereceğiz.” 2) Ortaya çıkmaması gereken şeyi farkında olmadan belli etmek. “Dikkat et de düşmanlarına açık verme.”
Açlıktan nefesi kokmak: 1) Çok fazla yoksulluk içinde bulunmak. “Dün açlıktan nefesim kokuyordu ama bugün çok şükür karnım tok.” 2) Uzun zaman bir şey yemediği anlaşılmak.
Açmaza düşmek: İçinden çıkılması oldukça güç bir durumda kalmak. “Beni bu açmazdan ancak çocuklarım kurtarır.”
Aç susuz kalmak: Çok yoksul bir duruma düşmek, fakirlikten yaşayamaz hâle gelmek. “Afrika kıtasının pek çok insanı aç susuz kalmış durumda.”
Adama dönmek: Hoşa giden bir duruma gelmek, düzelmek. “Kapılar, pencereler boyanınca ev adama döndü.”
Adamdan saymak: Değeri olmadığı hâlde bir kimseye kıymet vermek, saygı duymak. “Seni adamdan saydım diye mi naz yapıyorsun?”
Adam etmek: 1) Eğitmek, yetiştirmek, belli bir seviyeye getirmek. “Sen uğraş, didin, adam et, o da sırt çevirsin sana.” 2) Tamir edip kullanılır hâle getirmek, bir yeri düzene sokmak. “Bu arabayı eninde sonunda adam edeceğim.”
Adam evladı: İyi bir ailenin iyi yetiştirilmiş; özü, sözü doğru çocuğu. “Bu iyiliği ancak bir adam evladı yapabilirdi.”
Adam olmak: 1) Yetişip büyümek, gelişmek, iş güç sahibi olmak. “Umarım o da bir gün adam olur.” 2) Onarılıp işe yarar hâle gelmek.
Adam / insan sarrafı: Tecrübesi sayesinde insanların iyisini kötüsünü çabuk anlayacak duruma gelmiş kimse. “Sen üzülme, baban insan sarrafıdır, onun ne mal olduğunu kolayca anlar.”
Adam sen de (adam!): Bir işin önemli olmadığını, aldırılmaması gerektiğini anlatmak için söylenir. “Adam sen de, o katılmazsa katılmasın, biz birlikte oynarız.”
Adam sırasına geçmek / girmek: Toplumda kendisine daha önce değer verilmezken, artık kendisine önem ve değer verilir olmak. “Biliyorum, seni de adam sırasına geçiren paran oldu.”
A`dan Z`ye kadar: Bütünüyle, baştan aşağı. “Bu sınıfın düzeni a`dan z`ye kadar bozuk.”
Adı batmak: Adı anılmaz olmak, unutulmak, sözü edilmez olmak. “Hatırlatmayın, adı batsın o adamın!”
Adı çıkmak: Kötü bir şöhret kazanmak. “Bir kere adı çıkmış, ne yapsa fayda etmiyor, kimse dinlemiyor onu.”
Adı kalmak: Bir kimse veya şey ortadan kalktıktan, öldükten sonra adı dillerde dolaşır olmak. “Birkaç yıl sonra İstanbul’da doğal güzelliklerin sadece adı kalacak.”
Adı karışmak: İyi karşılanmayan bir olayla ilgisinin bulunduğu, o olaya karıştığı söylenmek. “Soygun işine Ali’nin de adının karıştığı söyleniyor. Doğru mu?”
Adım atmamak: Kesinlikle gitmemek, uğramamak, aramamak. “Bir daha o eve adım atmamaya yeminliyim.”
Adını ağzına almamak: Dargınlık, kırgınlık, kızgınlık vb. sebeplerle bir kimseden söz etmemek
Adını anmamak: Bir şeyden, bir kimseden hiç söz etmemek; unutmuş görünmek. “Evi terk eden oğlunun adını anmamakta sonuna kadar kararlı.”
Adını koymak: 1) İsim vermek. “Yeni doğan çocuğun adını Ali koydular.” 2) Bir şeyin karşılığını veya fiyatını kararlaştırmak. “Önce adını koyalım da ona göre hareket edelim.”
Adını vermek: 1) Birinin adını bildirmek. 2) Biri tarafından salık verildiğini gönderildiği kimseye söylemek. “Benim adımı ver ki işlerin çabuk görülsün.”
Afiyette olmak: Sağlığı, sıhhati yerinde olmak, rahat yaşıyor olmak. “Hatırladığı kim varsa teker teker arayıp afiyette olup olmadıklarını sordu.”
Aforoz etmek: 1) Kilise birliğinden çıkarmak. 2) Birini yakını olmaktan çıkarmak, ilgiyi kesip uzaklaştırmak, ilişkileri tamamen koparmak. “Bütün köylü onu aforoz etmekte kararlı.”
Ağır aksak: Pek yavaş olarak, düzgün olmayarak. “Her zaman işleri ağır aksak yapıyorsunuz.”
Ağır basmak: 1) Ağırlığı fazla gelmek. 2) Bir işte etkili olmak, gücü üstün gelmek, istediğini yaptırmak. “Politik gücü ağır basınca ihaleyi kazandı.”
Ağır başlı: Ciddî, olgun, hareketlerinde ölçülü, işlerini düşüne taşına yapan kimse. “Ağır başlı olmak insana üstün meziyetler kazandırır.”
Ağırdan almak: Bir işi yapmakta acele etmemek, yavaş davranmak, isteksiz görünmek. “Hiç sebep yokken işi ağırdan almanı bir türlü anlamıyorum.”
Ağır elli: 1) Oldukça yavaş iş yapan, çabuk yapmayan. 2) Vurduğu zaman çok acıtıp can yakan. “Adamın eli amma da ağırmış, ense köküm hâlâ ağrıyor.”
Ağır gelmek: 1) Ağrına gitmek, onuruna dokunmak. “Hak etmediğim şu sözler öylesine ağır geldi ki bana.” 2) yapılması güç gelmek. “Bu yaştan sonra inşaat işlerinde çalışmak artık ağır geliyor benim gibi ihtiyara.”
Ağız aramak /yoklamak: Öğrenilmek istenilen şeyi söyletecek yolda dil kullanmak. “Ağzını ara bakalım o konuda bir şey biliyor mu?”
Ağız / söz birliği etmek: Daha önce bir konuda anlaşarak aynı şeyi yapmak ya da söylemek. “Ağız birliği etmeli, hep birlikte savunmalıyız kendimizi.”
Ağızdan laf (söz) çekmek / çalmak: Bir kişinin bildiği şeyleri ustalıklı konuşmalarda ona sezdirmeden öğrenmek. “Boşuna uğraşma, ağzından laf çekemezsin onun.”
Ağızda sakız gibi çiğnemek: Bir düşünceyi, bir sözü tekrar edip durmak. “Dolap da dolap! Artık ağzında sakız gibi çiğneyip durma şu sözü!”
Ağız değiştirmek: Daha önce söylediğinin tersini söylemeye başlamak. “Babasını görünce korkusundan ağız değiştirdi.”
Ağız, dil vermemek: 1) Söz söyleyemeyecek kadar hasta olmak. 2) Herhangi bir sebeple hiç konuşmamak, susmak. “Kurşuna dizilmeyi göze aldılar ama ağız, dil vermediler.”
Ağız eğmek: Yalvarmak, hiç de lâyık olmayan birine yüz suyu dökmek. “Ölürüm de ağız eğmem o adama!”
Ağız kalabalığı: Birbirini tutmayan, gereksiz, konu dışı sözler. “Asıl meseleyi ağız kalabalığı ile ört bas edip kaçamazsın!”
Ağız kalabalığına getirmek: Birini gereksiz sözler söyleyip çok konuşmak yolu ile şaşırtmak, dikkatini dağıtıp aldatmak. “Ağız kalabalığına getirip yok pahasına aldı malları.”
Ağız yapmak: Birini aldatma, yanıltma, oyalama amacıyla duygularını, düşüncelerini olduğundan başka türlü gösterecek biçimde konuşmak. “Ne ağız yapıp duruyorsun, gerçeği söylesene!”
Ağzı açık ayran delisi: Yeni gördüğü her şeye alık alık bakan, anlamsız bir hayranlıkla seyredip şaşıran. “Haydi yürü, ağzı açık ayran delisi gibi ne bakıp duruyorsun vitrine.”
Ağzı (bir karış) açık kalmak: Çok şaşırmak, şaşakalmak. “Onca seneden sonra sevdiği arkadaşını birden karşısından görünce ağzı açık kaldı.”
Ağzı kalabalık: Çok ve manasız, saçma sapan, tutarsız sözler söyleyen. “Ağzı kalabalık insanlara tahammül etmek çok güç bir iş.”
Ağzı kulaklarına varmak: Çok sevinmek, sevindiği her hâlinden belli olmak. “Takdirname eline verilince sevincinden ağzı kulaklarına vardı.”
Ağzı laf yapmak: Güzel, inandırıcı söz söyleme yeteneği olmak. “Politikacı mı olacaksın, ağzın laf da yapmalı.”
Ağzına (veya ağzının içine) bakmak: 1) Ne diyeceğini beklemek. 2) Onun sözüne göre hareket etmek.
Ağzına baktırmak: Etkili, güzel konuşarak kendini zevk ile dinletmek, dinleyenleri kendisine hayran etmek. “O, ağzına baktırmasını bilen ender hatiplerdendi.”
Ağzına bir parmak bal çalmak: Amacına ulaşmak için birini tatlı sözlerle bir süre oyalamak, kandırmak; umut verip ikna ederek işini yaptırmak. “Öyle bir insan ki ağzına bir parmak bal çal, sonra her istediğini yaptır.”
Ağzına girmek: Dinlenirken konuşana doğru oldukça fazla yaklaşmak. “Çocuklar, masal anlatan dedenin, neredeyse ağzına gireceklerdi.”
Ağzına lâyık: Bir yiyeceğin tadı anlatılırken kullanılır, çok lezzetli yiyecek anlamında. “Haydi durma, uzan, tam ağzına lâyık bir tatlı!”
Ağzında bakla ıslanmamak: Sır saklamayı becerememek, sırrı hemen açığa vurmak. “Ağzında bakla ıslanmayan bu adama nasıl oluyor da açılıyorsun?”
Ağzında gevelemek: Açık olarak söylememek, belirli konuşmamak. “Lütfen lafı ağzında geveleme de ne söyleyeceksen söyle, çok işim var.”
Ağzından bal akmak / damlamak: Çok tatlı konuşmak “Onun gibi konuşan birini görmedim, ağzından bal damlıyor sanki.”
Ağzından çıkanı kulağı işitmemek: Sözlerini tartmadan, düşünmeden, öfke içinde, nere varacağını hesaplamadan konuşmak. “İyice çıldırmış olmalısın. Çünkü ağzından çıkanı kulağın duymuyor.”
Ağzından düşürmemek: Bir kimseden veya bir şeyden her zaman söz etmek. “Ölünceye kadar torunu Esma’nın adını ağzından düşürmedi.”
Ağzından girip burnundan çıkmak: Çeşitli yollara başvurarak birini bir şeye razı etmek; veya kandırmak. “Ağzından girip burnundan çıktı ve ondan para koparmayı başardı.”
Ağzından kaçırmak: Söylemek istemediği bir şeyi, boş bulunup söyleyivermek. “Dikkatli ol, lafı ağzından kaçırıp da gideceğimiz yeri söyleme.”
Ağzından laf almak / çekmek: Bir kimseyi değişik yollarla ve ustalıkla konuşturup birtakım gizli şeyleri öğrenmek. “Boşuna uğraşma, ağzımdan laf alamazsın.”
Ağzından yel alsın: Olumsuz, kötü şeylerden bahsedenlere karşı “ağzını hayra aç” anlamında söylenir. “Bugün kötü şeyler mi bekliyorsun? Ağzından yel alsın, o ne biçim beklenti?”
Ağzını açıp gözünü yummak: Kızgınlık ile sonunu düşünmeden ağzına gelen kötü sözleri söylemek, karşısındakine hakaret etmek. “Eve geç gelen kızına ağzını açıp gözünü yumdu.”
Ağzını aramak: Karşısındakini kurnazca konuşturarak ağzından söz almak, istediğini öğrenmek. “Şunun ağzını ara da bahçeyi satıp satmayacağını öğren.”
Ağzını bıçak açmamak: Kırgınlıktan, üzüntüden ya da herhangi bir sebepten ötürü söz söyleyecek durumda olmamak. “Boşuna uğraşma, evin yanışına öyle üzülmüş ki ağzını bıçak açmıyor.”
Ağzını havaya / poyraza açmak: Umduğunu elde edememek, fırsatı kaçırdıktan sonra boş yere beklemek. “Evi o zaman alacaktın, artık geçti, bundan sonra ağzını havaya aç.”
Ağzını kapamak: 1) Susmak. 2) Çıkarının elden gideceğini düşünerek birinin konuşmasını önlemek. “Ağzını kapatamazsak konuşup bizi elâleme rezil edecek.”
Ağzının içine bakmak: Konuşan bir kimseyi seve seve ve dikkatlice dinlemek. “Konuşması onları öyle sarmıştı ki ağzının içine bakıyorlardı.”
Ağzının kokusunu çekmek: Bir kimsenin dayanılmaz, çekilmez tutum ve davranışlarına katlanmak. “Yeter artık, daha fazla senin ağız kokunu çekemem.”
Ağzını öpeyim / seveyim: Sevindirici bir söz söyleyene “ne güzel, hoş söyledin” anlamında kullanılır.
Ağzının payını vermek: Sert söz ve davranışlarla karşılık vererek bir kimseyi yaptığına pişman etmek. “Demek öyle, ben de senin ağzının payını vermezsem bana da Hasan demesinler!”
Ağzının suyu akmak: Çok beğenip isteyecek duruma gelmek, imrenmek. “Vitrindeki kızarmış tavuğu görünce ağzımın suyu aktı.”
Ağzının tadı kaçmak: Rahatı kaçmak, huzurunu kaybetmek, bir kimsenin kurulu dirliği, düzenliği bozulmak. “Şu vızır vızır işleyen yol buradan geçince ağzımızın tadı kaçtı.”
Ağzının tadını bilmek: 1) Güzel yemeklerden anlamak. 2) Bir şeyin güzelini, iyisini bilmek, anlamak. “Şunlardaki güzelliğe bak, ağzının tadını da biliyorsun hani.”
Ağzı sulanmak: İmrenmek. “Karpuzları ağzını şapırdatarak yemeye başlayınca benim de ağzım sulandı.”
Ağzı süt kokmak: Çok genç, toy ve tecrübesiz olmak. “Şu ağzı süt kokan mı yarışacak benimle.”
Ağzı var dili yok: 1) Oldukça sessiz, sakin, kendi hâlinde. 2) Konuşmayıp susan, derdini anlatmayan. “Telâşlanma sakın, ağzı var dili yok o çocuğun, seni hiç üzmez.”
Ağzıyla kuş tutsa…: “Ne kadar çaba gösterse, ne yapsa da” anlamında kullanılır. “Ağzıyla kuş da tutsa, artık bu eve adım atamaz.”
Ah almak: Birinin bedduasını üstüne çekmek. “Zalimliğine devam edersen daha çok kişinin ahını alacaksın.”
Ahı çıkmak: Eziyete uğrayan bir kimsenin yaptığı bedduanın etkisini göstermesi.
Ahı tutmak: Zulüm görenin bedduasının yerini bulup gerçekleşmesi. “Ahım bir tutarsa dünyanın kaç bucak olduğunu görecek o.”
Ahı yerde kalmamak: Ettiği beddua er geç etkisini göstermek. “Şunu iyi bil ki ey zalim, ahım yerde kalmayacak; yüz üstü sürüneceksin.”
Ahkâm çıkarmak: Kendi düşüncelerine dayanarak birtakım yargılara varmak.“Devletler ancak kuvvetli ordu ile ayakta dururlar diye ahkâm çıkardı.”
Ahmak ıslatan: İnce ince yağan yağmur, çisenti.“Böyle yürümeye devam edersek bu ahmak ıslatan iliklerimize işleyecek.”
Ahret kardeşi: Dünya ve ahiret işlerinde birbirlerinden ayrılmayan kimseler; kan bağı olmaksızın manevî olarak kurulan kardeşlik.
Ahrette on parmağı yakasında olmak: Haksızlığa uğrayışını bu dünyada önleyip hakkını alamayanın, öte dünyada (ahirette) kendisine sorumlu olan kimseden davacı olması.“Hakkımı vermedin ama ahirette on parmağım yakanda olacaktır.”
Akan sular durmak: Artık itiraz edilebilecek, karşı durulacak bir nokta kalmamak. “Siz Mehmet Ağa`ya gidin, o devreye girdi mi akan sular durur, kolay anlaşırsınız.”
Akıl defteri: Hatırlanıp yapılması gereken şeylerin yazıldığı küçük defter, muhtıra defteri, ajanda.
Akıl etmek: Herhangi bir önlem ve çareyi zamanında düşünmek, vaktinde hatırlamak. “Sular kesilecekti ama kovaları doldurmayı akıl edemedim.”
Akıl kârı olmamak: Akıllı, dengeli ve ölçülü bir kişinin yapacağı iş olmamak. “Akıl kârımı şimdi senin yaptığın bu iş?”
Akıl kutusu / kumkuması: Çok zeki, akıllı kimse; bilgiç. “Akıl kutusu mübarek, her meseleyi çözüyor.”
Akıllara durgunluk vermek: Çok şaşılacak bir şey olmak. “Bir görmeliydin o olayı, akıllara durgunluk verecek bir olaydı.”
Akıllı uslu: Dengeli, yaramazlık etmeyen, ölçüsüz ve taşkın davranışlarda bulunmayan. “Senin çocuk pek akıllı uslu görünüyor.”
Akıl öğretmek / vermek: Herhangi bir konuda yol gösterip tavsiyede bulunmak, bilgi vermek. “Sana akıl verecek bir adam da mı bulamadın?”
Akıl sır ermemek: Bir işin gizli yönlerini, niteliğini, asıl sebebini anlayamamak. “Senin bu işi nasıl berbat ettiğine hâlâ akıl sır erdiremedim.”
Akıntıya kürek çekmek: Olmayacak, gerçekleşmeyecek bir iş uğrunda boşuna çaba sarf etmek. “Desene boşuna kürek çekmişiz, olmayacak bu iş.”
Akla karayı seçmek: Bir işi başarmak uğrunda çok yorulmak, sonuca kadar çok zahmet çekmek. “Seni buluncaya kadar akla karayı seçtim.”
Aklı almamak: 1) Akla uygun gelmemek, inanılacak gibi olmamak. 2) Anlamamak. “Nasıl bu kadar rahat olabiliyor, aklım almıyor.”
Aklı başına gelmek: 1) Zarar gördüğü işlerden uslanıp akıllıca davranmak. 2) Baygınlıktan ayılmak, kendine gelmek. “Çabuk koşun, nihayet kendine geliyor!”
Aklı başından gitmek: 1) Çok korkudan veya çok sevinçten ne yapacağını şaşırmak. 2) Kafası çok yorulmuş olduğundan iyi düşünememek. “Annemi öyle evin ortasında baygın görünce aklım başımdan gitti.”
Aklı başında olmamak: 1) İyi düşünebilir durumda olmamak. 2) Bayılmak, kendisinden geçmek. “Artık aklı başında olmamak onun işine geliyor sanki, böylece sorumluluktan kurtulacak, rahat edecek.”
Aklı çıkmak: Titizlikle üzerinde durmak, çok korku geçirmek, çok korkmak.“Elbisem yırtılacak diye aklı çıkıyor.”
Aklı durmak: Şaşırmak, düşünemez bir hâle gelmek. “Resmi öyle güzel yapmış ki görsen aklın durur.”
Aklı karışmak: Ne yapacağını bilememek, bocalamak, şaşırmak. “Dur hele, bir düşüneyim, söylediklerin aklımı karıştırdı.”
Aklı kesmek: Bir şeyin olabileceğine, bir şeyi yapabileceğine inanmak.“Seninle bu işi başarabileceğime pek de aklım kesmiyor.”
Aklına düşmek: 1) Hatırlamak. 2) Kafasında bir düşünce doğmak. “Aklına düşen her şeyi yapmak zorunda mısın?”
Aklına esmek: Daha önce düşünmemiş olduğu şeyi birden yapmaya karar vermek.“Birden aklına esti, kalkıp sahile indi.”
Aklına gelen başına gelmek: Olmasından korktuğu şeyin zarar verici etkisine uğramak.“Aklıma gelen başıma geldi, evi su bastı.”
Aklına gelmek: 1) Hatırlamak. 2) Bir şeyi yapmayı düşünmek, tasarlamak. “Aklıma geldi, kalkıp babama gittim.”
Aklına koymak: 1) Bir şeyi yapmaya kesin olarak karar vermek. “Bu sene takıntısız sınıfımı geçmeyi aklıma koydum.” 2) Bir fikri başkasına aşılamak.
Aklına /aklını takmak: Bir şeyi devamlı olarak düşünmek, bir fikre sürekli olarak zihninde yer vermek ve zihni onunla meşgul etmek. “Onu niçin kırdım, aklıma takıldı düşünüp duruyorum.”
Aklına yer etmek: Uygun bulduğu bir düşünce kafasına yerleşmek. “Onun sana söyledikleri aklına yer eder umarım.”
Aklından zoru olmak: Tutarsız, dengesiz, ölçüsüz, delice davranışlarda bulunmak. “Bırak o bıçağı, aklından zorun mu var senin?”
Aklını almak: Çekiciliği, güzelliği ile büyülemek, etkisi altına almak.”Kızın bir bakışı, aklını başından almaya yetti.”
Aklını başına almak / toplamak / devşirmek: Mantıksız, ölçüsüz davranışlarda bulunmaktan kendini kurtararak akıllıca bir yola girmek. “Aklını başına devşir, yoksa bu içki seni öldürecek.”
Aklını başından almak: Çok şaşırtmak, düşünemeyecek duruma getirmek.”Gördüğü ev aklını başından aldı.”
Aklını (bir şeyle) bozmak: 1) Sapıtmak, delirmek. 2) Yalnızca ilgilendiği, üzerine düştüğü şeyle uğraşıp durmak, başka hiçbir mesele düşünmemek. “Bizim çocuk sinema ile aklını bozdu.”
Aklını çalmak (çelmek): 1) Kararından, niyetinden vazgeçirip başka bir yola sokmak. 2) Baştan çıkarmak, ayartmak. “Aklını çelip onu evlenmeye razı et.”
Aklını peynir ekmekle yemek: Akılsızca, şaşkınca, delice işler yapmak. “Misafirliğe böyle gidilir mi? Sen aklını peynir ekmekle mi yedin?”
Akşamdan kavur, sabaha savur: Kazandığını günü gününe harcayan, har vurup harman savuran, savruk kimselerin durumunu anlatmak için kullanılır.
Akşamı iple çekmek: Gecenin olmasını sabırsızlıkla beklemek. “Ne güzel bir ziyaret olacak. Akşamı iple çekiyorum.”
Alacağına şahin, vereceğine karga: Alırken bütün gücünü kullanan ve kolaylık gösteren, kimsede parasını bırakmayan; verirken ise bin bir güçlük çıkaran, vereceğini geciktirmek için elinden geleni yapan kimse için kullanılır. “Ne adamsın be! Alacağına şahin, vereceğine karga! Yazıklar olsun!”
Alacağı olsun: “Günün birinde ondan öcümü alırım” anlamında göz korkutmak için söylenir.
Al aşağı etmek: Birini bulunduğu yerden, mevkiden indirmek.”Ya, gördün mü, demek ki el oğlu adamı al aşağı ediyormuş bir çırpıda!”
Al birini vur birine /ötekine: Hepsi aynı, bir ayarda, hiçbiri işe yaramaz. “Onlardan söz etme bana. Al birini vur ötekine.”
Alçak gönüllü olmak: Gurur ve kibre kapılmayıp kendini olduğundan daha aşağı düzeyde sayma, başkalarından yüksek görmeme durumu. “İnsanı insan yapan vasıflardan biri de alçak gönüllü olmaktır.
Al gülüm ver gülüm: 1) Karşılıklı sevgi gösterisi. 2) Çokluk uygun olmayan işlerde birbirinin çıkarını kollamak.
Alı al, moru mor: Telâş veya yorgunluktan yüzü kıpkırmızı kesilmiş (olarak). “Uçağı kalkmak üzere olan babama alı al, moru mor bir şekilde yetişebildim.”
Alıcı gözüyle bakmak: Çok dikkatli bakmak, inceden inceye gözden geçirmek. “Mobilyaya ilk defa alıcı gözüyle baktı.”
Alın teri dökmek: Zahmetli iş görüp çok emek vermek. “Alın teri dökmeyenler, emeğin ne olduğunu bilemezler.”
Ali Cengiz oyunu: “Kurnazca, haince aklı durduracak iş yapmak” anlamında kullanılır. “Bana bir Ali Cengiz oyunu oynadılar ki sormayın gitsin.”
Ali kıran baş kesen: Çok zorba, kaba kuvvetle hâkimiyet kuran. “Mehmet, sınıfın Ali kıran baş kesini olmuştu.”
Ali’nin külâhını Veli’ye, Veli’nin külâhını Ali`ye giydirmek: Kendi sermayesi olmadığı hâlde, birinden aldığını ötekine, ötekinden aldığını bir başkasına vererek işini yürütmek.
Allah adamı: Hile, kötü bilmeyen; hak yol üzerinde olan, Allah`a ibadette kus dini bütün kimse. “Allah adamı olmalısın dünya da, hem de ahrette iyilik görebilesin.”
Allah’a emanet: Herhangi bir şeyi Allah’ın korumasına ve esirgemesine bırakmak. “Seni Allah`a emanet ederek gidiyorum oğlum.”
Allah Allah!: Daha çok şaşkınlık ve hayret hâllerini anlatır. “Allah Allah! Nasıl oldu bu iş, aklım almıyor?”
Allah aratmasın: Yakınılacak bir durumda, bir şeyin hiç bulunmaması hâlindeki sıkıntı anında “Allah daha kötüsünü göstermesin” anlamında kullanılır.
Allah aşkına: Yemin vermek veya yalvarmak için “Allah’ını seversen” anlamında şaşma, usanç bildirir. “Allah aşkına şu işi bir daha yapma!”
Allah bilir: 1) Belli değil, Cenab-ı Hak`tan başka kimse bilmez. “Allah bilir bu sırrın iç yüzünü.” 2. Bana öyle geliyor ki. “Allah bilir esrar da alıyordur bu çocuk.”
Allah’ın belâsı: Varlığı üzüntü veren, varlığından huzursuz olunan şey. “Allah’ın belâsı adam yine çıktı ortaya.”
Allah versin: 1) Dilenciyi savmak için “bekleme, sadaka vermeyeceğim” anlamında söylenir. 2) İyi şey elde edenlere memnunluk bildirmek için, kimi zaman da takılma ve şaka için söylenir. “Allah versin, işlerin gayet iyi görünüyor.”
Allah yarattı dememek: Kıyasıya dövmek, çok hırpalamak. “Adamlar hırsıza bir giriştiler ki Allah yarattı demediler.”
Allak bullak etmek: Kurulu düzeni bozmak, karmakarışık bir duruma getirmek. “Çocuklar evi allak bullak edip gitmişler.”
Allayıp pullamak: Kötü görünüşü kapatmak için bir şeyi süslemek, donatmak. “Hurda arabaları allayıp pullayıp pazara çıkarmışlar.”
Allem etmek, kallem etmek: İstediğini elde etmek için her türlü kurnazlığa başvurmak. “Namussuzlar allem edip kallem edip yaşlı adamın evini elinden aldılar.”
Alnı açık yüzü ak (olmak): Herhangi bir ayıbı, çekinecek bir durumu olmamak, iffetli ve şerefli olmak. “İşte alnı açık yüzü ak meydandayım; çıksınlar karşıma.”
Alnını karışlamak: 1) Bir işin çok güç olduğunu, yapılamayacak kadar zor olduğunu anlatır. 2) Küçümseyerek meydan okumak, tehdit etmek. “Beni polise bildirenin alnını karışlarım.”
Alnının akıyla: Küçümsenecek, ayıplanacak bir duruma düşmeden; tertemiz, şerefiyle, başarılı olarak. “Bu işten alnımın akıyla çıkacağım inşallah.”
Alnının damarı çatlamak: Başarmak için çok sıkıntı çekmek, çok çaba sarf edip emek vermek. “O yolu açıncaya kadar benim alnımın damarı çatladı, sen ne halt etmeye bozuyorsun?”
Alnının kara yazısı: Kötü talih, baht. “Ne yapayım, alnımın kara yazısı böyle imiş.”
Al takke ver külâh: 1) Bir mesele üzerinde uzun çekişmelerden sonra. 2) Senli benli, samimî dostluğu sürdürerek. “Al takke ver külâh yıllarca yaptık bu işi.”
Altı alay, üstü kalay: İçi dışı bir olmayan; dışı süslü, içi berbat. “Altı alay üstü kalay bir dolaba benziyor bu.”
Altı kaval, üstü şeşhane /Şişhane: Daha çok giyim için “altı, üstüne; bir parçası öbür parçasına uymaz.” anlamında kullanılır. “Çabuk çıkar şu üzerindeki altı kaval üstü şeşhane elbiseyi, yoksa rezil olacaksın el âleme.”
Altın babası: Çok zengin, parası çok olan kimse. “Adam altın babası, her istediğini kolayca yaptırıyor.”
Altın bilezik: Para getiren, hayat boyunca geçimi sağlamaya yarayan sanat ve meslek. “Şimdiden bir altın bilezik sahibi ol ki yarın rahat edesin.”
Altında kalmamak: 1) Bir şeyi karşılıksız bırakmamak.“Onun bana yaptığı iyiliğin altında kalır mıyım?” 2) Bir şeyin üstesinden gelmek. “Bana verdiği işin altında kalmayacağım.”
Altından Çapanoğlu çıkmak: Girişilen bir işte başa dert olacak bir durumla, umulmayan bir tehlike ile karşılaşmak. “Bana öyle geliyor ki bu işin altından Çapanoğlu çıkacak.”
Altından girip üstünden çıkmak: Bir serveti, bir parayı, bir kaynağı gereksiz yere, düşüncesizce, sorumsuzca harcayıp kısa zamanda bitirmek. “Bir ayda o kadar paranın altından girip üstünden çıktı.”
Altından kalkmak: Bir zorluğu yenip işi başarmak. “Telâşlanma, işin altından kalkacaktır o.”
Altını çizmek: Bir şeyin (daha çok sözün) önemini belirtmek, üzerine dikkati çekmek, vurgulamak. “Altını çize çize söylüyorum. Eninde sonunda sen de geleceksin.”
Altını üstüne getirmek: 1. Bir şeyi bulmak için aramadık yer bırakmamak.“Evin altını üstüne getirdik ama tabancayı bulamadık.” 2. Söz ve davranışlarıyla çevreyi birbirine düşürmek, karmakarışık etmek. “Adam iki çift laf etti. Topluluğun altını üstüne getirdi.”
Altmış altıya bağlamak: O an ki durumu temelli olmayan bir çözümle kurtarmak veya bir işi kesin neticeye vardırmış gibi görünmek. “İnsanları altmış altıya bağlamakta üstüne yoktur onun.”
Altta kalanın canı çıksın: “Herkes başının çaresine baksın, güçsüzleri düşünme, gücü yetmeyene ne olursa olsun” anlamında kullanılır.
Alttan / aşağıdan almak: Sert konuşan birine karşı yumuşak, olumlu, onu haklı görüyormuş gibi tavır almak. “Amacına ulaşmak istiyorsan onunla konuşurken alttan al, pes perdeden konuş.”
Alttan güreşmek: Biraz geriden, pasif hareket edip gizli gizli yenme yollarını kollamak. “Vay hınzır vay!.. Alttan güreşip aklın sıra başarı kazanacaksın ha!”
Alt yanı çıkmaz sokak: Sonuç alınmayacak iş, umutsuz durum. “Çobanlık mı, dağ tepe dolaş dur, alt yanı çıkmaz sokak vesselâm.”
Amana gelmek: Teslim olmak, önce direnirken zor karşısında boyun eğmek. “Nihayet düşman amana geldi.”
Aman dedirtmek (amana getirmek): Karşı koyan birini boyun eğmek zorunda bırakmak, teslim olmaya zorlamak. “Düşmana aman dedirtmek boynumuzun borcu oldu artık.”
Aman dilemek: Önce direnirken zor karşısında boyun eğip canının bağışlanmasını istemek, galip gelenin merhametine sığınmak. “Aman dileyene kılıç kalkmaz.”
Aman vermemek: 1) Göz açtırmamak, rahat bırakmamak. 2) Düşmanı acımayıp öldürmek, merhamet etmemek. “Böyle kahpe insanlara sakın aman vermeyin!”
Ana baba günü: 1) Mahşer günü. 2) Sıkıntılı kalabalık; telâşlı, tehlikeli, kimsenin kimseyi tanımadığı kalabalık.“Yangın yeri ana baba gününe dönmüştü.”
Ana kuzusu: 1) Pek küçük kucak çocuğu. 2) Sıkıntıya, güç işlere alışkın olmayan, nazlı çocuk veya genç. “Şu torbayı kaldırışına bak hele, tam bir ana kuzusu.”
Anan yahşi, baban yahşi: Bir kimseyi işini yaptırabilmek için pohpohlamak, gereğinden fazla överek istediğini elde etmeye çalışmak.
Anası ağlamak: Çok eziyet çekmek, sıkıntıya katlanmak, bitkin duruma düşmek. “Onu buraya getirinceye kadar anam ağladı.”
Anasından doğduğuna pişman: 1) Üşengeç, çok tembel. 2) Canından bezmiş. “O işi yaptı ama anasından doğduğuna bin pişman.”
Anasından doğduğuna pişman etmek: Çok eziyet ederek canından bezdirmek, bir kimseyi çok üzmek. “Karşıma bir çıksın, onu anasından doğduğuna pişman edeceğim.”
Anasından emdiği süt burnundan (fitil fitil) gelmek: Bir işi yaparken çok sıkıntı çekmek, eziyete katlanmak. “Şu arabanın taksitlerini ödeyinceye kadar anamdan emdiğim süt burnumdan geldi.”
Anasını ağlatmak: Bir kimseye çok eziyet edip sıkıntı çektirmek. “Adamın üzerine öyle gittiler ki iki günde anasını ağlattılar.”
Anasının gözü: Hileci, kurnaz, çok açık göz, çıkarcı, hin oğlu hin. “Adam anasının gözü, iki dakikada bitiriverdi işi.”
Anasının nikâhını istemek: Bir şeye değerinden çok para istemek, olmayacak bir istekte bulunmak. “Senin istekli olduğunu duydu adam, şimdi gidersen anasının nikâhını isteyecek o eve.”
Anasını sat! (satayım): Önem verme, aldırma, umursama, bunun için kederlenme, üzülme. “Sat anasını o işin, yenisine bak!”
Anca beraber, kanca beraber: Birbirimizden ayrılmayacağız, işler iyi de gitse, kötü de gitse hep birlikte yapacağız, beraberliği bozmayacağız.“Bu toprağı yalnız ben mi atacağım, hayır arkadaşlar; haydi anca beraber, kanca beraber.”
Anladımsa Arap olayım: “Hiçbir şey anlamadım” anlamında kullanılır. “Senin anlattıklarını anladımsa Arap olayım.”
Ara /aralarını bozmak: İki kişi arasındaki iyi ilişkiyi, dostluğu, arkadaşlığı yıkmak. “Kim ki ara bozar, o toplumun yüz karasıdır.”
Ara bulmak: Birbirleriyle anlaşamayan, bir araya gelemeyen kişileri uzlaştırmak, barıştırmak. “İki öğrencinin arasını bulmak, tam bir haftamı aldı.”
Araları açılmak / bozulmak: İyi ilişkileri, dostlukları, arkadaşlık bağları kopmak; birbirlerine dargın hâle gelmek. “Şu iki çiftin araları nasıl açıldı hâlâ anlayamadım.”
Aralarından kara kedi geçmek (veya aralarına kara kedi girmek): İyi anlaşan iki kişinin veya dostun ilişkileri bozulmak, aralarına soğukluk girmek, birbirlerine gücenmek. “Niçin konuşmuyorsunuz? Aranızdan kara kedi mi geçti?”
Aralarından su sızmamak: Çok iyi, çok yakın dostluk veya arkadaşlık kurmak, ahbap olmak. “Şunlara bak, aralarından su sızmıyor.”
Arap saçına dönmek: İşlerin çok karışıp içinden çıkılmaz bir durum alması. “Bırak artık sorumsuzluğu, işleri bu tavrınla Arap saçına döndürdün.”
Araya girmek: 1) İki kişinin arasındaki bir işe karışmak. 2) Araları bozuk olan iki kişiyi uzlaştırmaya çalışmak. 3) Yapılmakta olan bir işin yapılmasını geciktirmek. “Araya başka işler girince seninkini yapamadım, kusura bakma.”
Araya koymak: Bir işte sözü geçen bir kimsenin aracılığına başvurmak. “Genel müdürü araya koyup senin işe alınmanı sağlayacaklardır.”
Arayı yapmak: 1. Arası bozuk olan kimse ile barışmak. 2. Arası açık olan iki kişiyi uzlaştırıp, barıştırmak.“Hasan aramızı yapmasaydı biz hâlâ diken üstünde oturuyor olacaktık.”
Ar damarı çatlamak: Utanç duyulack şeyleri sıkılmadan yapmak, utanmayı bırakmak, yüzsüz olmak.”Ar damarı çatlamış bu adamdan ne umuyorsun anlamadım bir türlü.”
Arı kovanı gibi işlemek: Girip çıkanı, gelip gideni çok olmak. “Şu seçim dolayısıyla doktorun evi arı kovanı gibi işliyor.”
Ârif olan anlasın /anlar: Üstü örtülü olarak söylenen bir sözün, anlayışı kuvvetli kimselerce anlaşılabileceğini belirtmek için kullanılır.
Arka arkaya vermek: Birbirini korumak, kollamak, için birleşmek; dayanışmak, yardımcı olmak. “Arka arkaya verirsek karşımızda hiçbir güç duramaz.”
Arka / sırt çevirmek: Birine eskiden duyduğu ilgiyi göstermemek, yabancı gibi davranmak. “İşlerim bozulunca bana sırt çevirdi.”
Arka çıkmak: Birilerine karşı, birini korumak; savunmak, kayırmak. “Babası arka çıkmasaydı onu bir güzel dövecekti.”
Arkadan söylemek: Bir kimsenin bulunmadığı yerde onun hakkında ileri geri konuşmak, dedikodusunu yapmak, çekiştirmek. “Adamın arkasından söylemeye utanmıyor musun?”
Arkadan vurmak: Kendisine inanan, güvenen bir kimseye gizlice kötülük etmek. “Onun beni arkamdan vuracağı hiç aklıma gelmezdi.”
Arka kapıdan çıkmak: Özellikle bir eğitim kurumundan, bir iş yerinden hiçbir varlık gösteremeden, bir şey öğrenemeden ayrılmak. “Övünüp durma, bilgine bakılırsa sen o okulun arka kapısından çıkmışsın.”
Arkası kesilmek: Tükenmek, bitmek, süregelen bir şeyin son bulması. “Kiranın da arkası kesilirse ne yaparız biz?”
Arkasına düşmek: 1. Birini gözden ayırmayarak arkasından gitmek. 2. Bir işi sona erdirmek için çok sıkı çalışmak. “Arkasına düşmezsen nasıl elde edeceksin o evi?”
Arkasında dolaşmak / gezmek: Bir işi sonuca bağlamak için ilgili yerlere giderek görüşme fırsatı aramak, onların yardımını sağlamak.
Arkasını getirememek: Başladığı işi sürdürüp sona erdirememek, sonuçlandıramamak. “Ne tembel adamsın, şu işin arkasını getiremedin hâlâ!”
Arkasını sıvamak: İltifat etmek, okşamak, övmek, birisini bu yolları kullanarak bir işe sevk etmek. “Arkasını sıvayarak yaptırıyorum her işi bu çocuğa.”
Arkasını (birine) vermek: Bir kimsenin himayesinden güç almak. “Arkasını kaymakama vermiş pervasızca konuşuyor, yolu burdan geçireceğim diyr.”
Arkası / sırtı pek: 1) Soğuktan muhafaza edecek biçimde giyinmiş, iyi giyinmiş olan. 2) Güçlü bir kimseye ya da yere güvenen. “Ona göre hava hoş, çünkü karnı tok, sırtı pek nasıl olsa!”
Arkası /sırtı yere gelmemek: 1) Sarsılmamak, sağlam ve sağlıklı durumunu sürdürmek. 2) Hiç yenilgi yüzü görmemek. “Arkası yere gelmemiş bir adam olarak kalmalı o.”
Armudun sapı var, üzümün çöpü var demek: Hiçbir şeyi beğenmemek, her şeyin bir kusurunu bulmak.
Armut piş, ağzıma düş: Bir işin hiç emek harcamadan olmasını, kediliğinden hazır olup ayağına gelmesini bekleyenlerin durumunu anlatmak için kullanılır.
Arpa boyu kadar gitmek: Çok az ilerlemek. “Onca çabaya rağmen arpa boyu kadar gidebildim ancak.”
Arpacı kumrusu gibi düşünmek: Derin derin ne yapacağını bilemeden, çaresizlik içinde düşünüp durmak. “Öyle arpacı kumrusu gibi ne düşünüp duruyorsun?”
Arpalık yapmak: Bir yeri sürekli çıkar kaynağı olarak kullanmak, sömürmek. “Batılılar ülkemizi arpalık yaptılar âdeta.”
Asıp kesmek: 1) İşkence etmek, zalimce tavırlarda bulunmak. 2) Tehdit etmek, zalimce davranışlarda bulunacakmış gibi konuşmak. “Dün haktan ve adaletten söz edenler, bugün iktidar olunca asıp kesmeye başladılar.”
Askıda kalmak: Bir engel çıkması dolayısıyla bir işin sonuca varamaması, yapılamayıp öylece kalması. “Senin gelmemen yüzünden bütün işler askıda kaldı.”
Askıya almak: 1) Geciktirmek, belirsiz olarak ertelemek, bir işi zamanında yapmayıp savsaklamak. 2) Altı boşalmış yapıyı dikmelerle tutturarak yıkılmaktan kurtarmak. “Söyle ona, o adamların tayin işlerini askıya alsın.”
Askıya çıkarmak: Evlenecek kimselerin nikâhtan önceki durumlarını gösterir belgelerin, belirli bir süre için ilgili dairede görünür bir yere asılması, ilân edilmesi.
Aslı faslı / astarı olmamak: Yalan, asılsız olmak, gerçek payı bulunmamak. “Aslı astarı olmayan işlerin içine sürükleme bizi.”
Astarı yüzünden pahalı olmak: Bir işin ayrıntısına ödenen paranın aslına ödenen paradan fazla olması, gerçek değerinden fazlaya mal olması. “Elbiseyi diktin ama astarı yüzünden pahalı oldu.”
Astığı astık, kestiği kestik: Davranışlarından dolayı kimseye hesap vermeyen, istediği gibi davranan, çok sert kimseler için kullanılır.
Aşağıdan almak: Sert konuşan kimselere karşı yumuşak bir dil kullanmak. “Biraz aşağıdan alırsan onun sana zarar vermesini kolayca önlersin.”
Aşağı kurtarmaz: 1) Bundan ucuza verilmez. 2) Daha aşağı bir durumu kendine lâyık görmez. “Israr etme, bu araba daha aşağı kurtarmaz.”
Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık: Sakıncalı oluşları eşit olan iki karşıt davranıştan birine karar verememe zorunluluğunu anlatmak için kullanılır.
Aşık atmak: Birisiyle yarışmak, özellikle kendisinden stün birisiyle yarış etmek. “Sen benimle aşık atacak biri değilsin.”
Ata et, ite ot vermek / yedirmek: Uygunsuz iş yapmak; birbirini tamamlayan, birbirine uyan unsurları ters kullanmak; kişilere işlerine yaramayan şeyi, ilgili olmadıkları görevi vermek. “Ata et, ite ot verilen bir ülkede dirlik düzenlik mi olurmuş?”
Ateş almak: 1) Yanmak, tutuşmak. 2) Ateşli silâhın patlaması. 3) Telâşlanmak, öfkelenmek, heyecanlanmak, coşmak. “Silâh birden ateş aldı.”
Ateş bacayı sarmak: Bir iş ya da olay önüne geçilemez, tehlikeli bir durum almak. “Ateş bacayı sarmadan çabuk gidelim buradan!”
Ateş basmak: Aşırı ölçüde sıkılmak, heyecanlanmak, utanmak sonucu vücutta sıcaklığın artması, yüzün kızarması. “O paha biçilmez vazoyu kırınca bedenini birden bire ateş bastı.”
Ateşe atmak: Birini çok tehlikeli bir işe bile bile sokmak. “Hiç aldırmadan, biricik kızını o adamla evlendirip ateşe atamazsın değil mi?”
Ateşe tutmak: 1) Ateşli silâhla mermi atmak. 2) Bir şeyi ateşin üzerinde tutarak ısıtmak. “Zalim askerler zavallı köylüleri yaylım ateşine tuttular.”
Ateşe vermek: 1) Bir yeri bilerek yakıp yok etmek. 2) Aşırı ölçüde telâşlandırmak. 3) Bir toplumu, bir ülkeyi kargaşalık içine sürükleyerek yıkıma uğratmak. “Dış güçler yerli işbirlikçilerle anlaşarak ülkeyi ateşe verdiler.”
Ateşine /nârına yanmak: Birinin yüzünden büyük haksızlığa uğramak, zarar görmek. “Eğer bu malı satamazsam senin ateşine yanmış olacağım.”
Ateş kesilmek: 1) Çok kızgın, öfkeli davranışlar göstermek. 2) Çok çalışkan, hareketli ve becerikli olmak. 3) Ateşli silâhlarla yapılan atışa son vermek. “Taraflar ateş kesilmesine razı olmadılar.”
Ateşle oynamak: Çok tehlikeli, zarar verecek bir işin üstüne üstüne gitmek ya da böyle bir işe girişmek. “Bırak o silâhı elinden! Ateşle oynadığının farkında mısın sen?”
Ateş pahası: Çok pahalı. “Yeni daireler ateş pahası, nasıl alacağız?”
Ateş püskürmek: Çok öfkeli olmak, ağır sözler söylemek. “Öğretmen kapıyı kıran öğrencilere ateş püskürdü.”
Ateşten gömlek: İçinde bulunulan acı, sıkıntılı, dayanılmaz durumu anlatmak için söylenir. “İflas etmem, ateşten gömlek giymem demektir.”
Atı alan Üsküdar`ı geçti: “Fırsat kaçtı, artık yapılacak şey kalmadı” anlamında kullanılır. “Sen daha dur, atı alan Üsküdar`ı çoktan geçti.”
Atı eşkin, kılıcı keskin: Her bakımdan güçlü, dilediğini yapabilir. “Zalimlere karşı durmak mı istiyorsun? Atın eşkin, kılıcın keskin olmalı!”
Atın yüğrükse bin de kaç: İmkânın varsa kendini kurtarmaya bak.
Atıp tutmak: 1) Kendi gücünü aşacağı işler yapacağını söylemek, abartılı konuşmak. 2) Birisinin arkasından ileri geri konuşmak, kötü sözler etmek. “Yüzüne karşı söyle, arkasından atıp tutma adamın.”
At oynatmak: 1) Ata hüner göstermek. 2) Bildiği ve istediği gibi davranmak. 3) Belli bir alanda üstünlük kurmak. “Meydan adamlara kaldı, istedikleri gibi at oynatıyorlar.”
Atsan atılmaz, satsan satılmaz: İşe yaramadığı, sıkıntı verdiği hâlde vazgeçilemeyen şeyler ve kimseler için kullanılır. “Ne yapayım, kardeş işte! Atsan atılmaz, satsan satılmaz!”
Attan inip eşeğe binmek: Bulunduğu dereceden, mevkiden, önemli görevden daha aşağı bir yere inmek veya alınmak. “Aklını başına toplamazsan adamı işte böyle attan indirip eşeğe bindirirler.”
Avaz avaz (avazı çıktığı kadar) bağırmak: Olanca gücüyle bağırmak; sesi yettiği kadar, var gücüyle bağırmak. “Tamam duyuyorum, öyle avaz avaz bağırma!”
Avucunun içine almak: Birini her dediğini yapar duruma getirmek, baskı ve etkisi altına almak. “Kaymakam bütün kasabalıyı avucunun içine aldı.”
Avucunu yalamak: Umduğunu ele geçirememek, beklediğini elde edememek. “Avucunu yalamak istemiyorsan harekete geç, sen de çalış.”
Avuç açmak: Yardım istemek, dilenmek, para istemek ya da ister duruma düşmek. “Yarın avuç açmamak için bugünden çalışmalısın.”
Ayağa düşmek: 1) Bir şeyin değerini kaybetmesi. 2) Yalvarır duruma gelmek. 3) İşe ilgisiz ve yetkisiz kimseler karışır olmak. “Sevinmeyin boşuna, bu işi ayağa düşürmeyeceğim hiçbir zaman.”
Ayağa kalkmak: 1) İyileşmek. 2) Saygı göstermek için oturma durumundan ayak üzeri duruma geçmek. 3) Telâşlanmak, heyecanlanmak. 4) Dikilmek, ayakları üzerinde durmak. “Dedem nihayet ayağa kalktı.”
Ayağı (ayakları birbirine) dolaşmak: Yürürken herhangi bir sebepten ötürü ayakları birbirine takılmak, sendelemek. “Korkusundan zavallının ayakları birbirine dolaştı.”
Ayağı düşmek: Bir yere uğramak, o yer yolu üzerinde bulunmak, yolu düşmek. “Bu rezillikten sonra onun ayağının buralara düşeceğini sanmam artık.”
Ayağı düze basmak: İşleri iyi gitmek, zorlukları yenerek rahata kavuşmak. “Şu borcu da ödedik mi ayağımız düze basacak inşallah.”
Ayağı ile gelmek: 1) Kendi isteği ile gelmek. 2) Çok fazla emek sarf edilmeden elde edilmek. “Adam ayağı ile geldi dayak yemeye.”
Ayağına bağ olmak: Bir işini yapmasına, bulunduğu yerden ayrılmasına engel olmak. “Bu çocuk ayağıma bağ oldu, onu bırakıp da bir yere gidemiyorum.”
Ayağına dolaşmak / dolanmak: 1) Birisinin yaptığı işe engel olmak. 2) Başkasına yaptığı kötülük kendi başına gelmek. “Şu köpeği birisi çıkarsın atölyeden, insanın ayaklarına dolanıyor.”
Ayağına gitmek: Büyüklük taslamadan alçak gönüllülük edip birinin yanına varmak. “O baban senin, ayağına gitmelisin.”
Ayağına kapanmak: Kendini küçük düşürerek yalvarıp yakarmak. “İnsan ne birisinin ayağına kapanmalı, ne de birisini ayağına kapandırmalı.”
Ayağına / ayaklarına kara su inmek: Bir yerde ayakta beklemekten veya uzun süre dolaşmaktan çok yorulmak. “Seni aramaktan ayaklarıma kara sular indi.”
Ayağını çekmek: Daha önce gittiği yere artık uğramaz olmak, ilişkiyi ve ilgiyi kesmek. “İyice ayağını çektin, uğramaz oldun bize.”
Ayağını denk almak: Birilerinin kendisine karşı yapacakları muhtemel kötülüklere karşı uyanık davranmak, tedbirli olmak. “Eğer ayağını denk almazsan o adamlar başına bir iş açacaklar senin.”
Ayağını kaydırmak: Bir yolunu bularak birini bulunduğu işten, mevkiden uzaklaştırmak. “Adamcağızın hiç suçu yokken ayağını kaydırdılar, şimdi aç susuz dolaşıyor.”
Ayağını kesmek: 1) Bir yere gitmez, uğramaz olmak. 2) Birini bir yere artık uğramaz duruma getirmek. “Öyle korkutun ki o adamın ayağı kesilsin bu meyhaneden?”
Ayağının altına almak: 1) Acımasızca, tekmelerle kıyasıya dövmek. 2) Bir şeyi küçük görerek ondan faydalanma yoluna gitmemek, o şeyi tepmek. “Önüne serilen bütün nimetleri ayağının altına aldı hiç tınmadan.”
Ayağının tozuyla: Henüz dinlenmeden, yoldan gelir gelmez. “Adamı ayağının tozuyla kodese tıktılar.”
Ayağını sürümek: 1) Verilen bir görevi ağırdan yapmak. 2) Bir yerden ayrılmak üzere bulunmak. 3) Ölmek üzere olmak. 4) Halk inanışına göre birinin gelmesi, ardından başkalarının da gelmesine yol açmak. “Ayağını mı sürüdün ne, senden sonra gelen misafirlerin sayısını Allah bilir ancak!”
Ayağını yorganına göre uzatmak: Gelirini giderine uydurmak, harcamalarda geliri aşmamak. “Ayağını yorganına göre uzatmazsan ileride aç kalırsın.”
Ayağı / ayakları suya ermek / değmek: Neden sonra aklı başına gelmek, bir şeyin aslını anlamak, beklenen biçimde olmadığını kavramak. “Toy olduğu için doğruyu göremiyor, onun da ayağı suya erecek bir gün.”
Ayak altında kalmak: 1. Hor görülüp aşağılanmak, değer verilmemek. 2. İnsanların sık gelip geçtiği yerde, kalabalık içinde kalmak. “Seyyar satıcıların pek çoğu ayak altında kalınacak bir yeri seçerler.”
Ayak atmamak: Bir yere hiç gitmemek. “O kente ayak atmadım henüz.”
Ayak diremek: Bir şeyde ısrar etmek, karşı koymak, kendi kararından vazgeçmemek. “Ayak diremeseydi çoktan evini yıkmış olacaklardı.”
Ayaklar altına almak: Önem verilmesi gereken şeyleri hiçe saymak, çiğnemek. “Babasının onun için verdiği emekleri ayaklar altına alarak o serseriliği seçti.”
Ayakları geri geri gitmek: Bir yere istemeye istemeye, gönülsüz gitmek. “Hoşlanmadığım bu insanların yanına yaklaştıkça ayaklarım geri geri gitmeye başladı.”
Ayaklı kütüphane: Çok şey okumuş, her sorulana cevap veren, çok şey bilen, okudukları aklında kalmış kimse. “Adam ayaklı kütüphaneydi sanki!”
Ayakta kalmak: 1) Bir zorluk karşısında yıkılmamak, çökmemek. 2) Oturacak yer bulamamak. “Gemi öyle kalabalıktı ki hepimiz ayakta kaldık.”
Ayak takımı: İşe yaramaz, bilgisiz, görgüsüz, kaba, serseri, değersiz kimselerin bütünü.“Mahallemizde ayak takımı gittikçe çoğalıyor.”
Ayak uydurmak: 1) Adımlarını başkasınınkine uydurmak. 2) Kendi gidiş ve davranışını başkasınınkine benzetmek. “Bu bozuk topluma ayak uydurmak zorunda değiliz.”
Ayak üstü / üzeri: 1) Kısa süre içinde, acele olarak. 2) Ayakta durarak, ayakta dikilerek. “Gel de şu büfede ayak üstü atıştıralım biraz.”
Ayasofya’da dilenip Sultanahmet’te sadaka / zekât vermek: Kendisi başkasının yardımı ile geçinirken, gösteriş için elindekini başkalarına yardım amacıyla dağıtmak.
Ayıkla pirincin taşını: Bir işin oldukça karışık, dolaşık, içinden çıkılması güç olduğunu anlatmak için kullanılır. “Durup dururken adama olmadık sözler söylemiş, şimdi ayıkla pirincin taşını!”
Ayılıp bayılmak: 1) Sinir krizi geçirmek, bunalıma düşmek. 2) Birini kendinden geçercesine sevmek, beğenmek. “Her kan görüşünde ayılıp bayılıyor.”
Ayranı kabarmak: Öfkelenmek, kızıp bağırmak; coşmak. “O konuştukça adamın elleri titriyor, ayranı kabardıkça kabarıyordu.”
Ayvaz kasap hep bir hesap: “Ha öyle ha böyle, ikisi de bir; hangi yolu seçersek seçelim aynı sonuca varır” anlamında kullanılır.
Ayyuka çıkmak: 1) Pek yükselmek (ses için). 2) Herkesçe duyulmak, yayılmak (dedikodu için). “Öyle kızgındı ki sesi ayyuka çıkıyordu.”
Aza çoğa bakmamak: Eline geçenle yetinmek, tok gözlü olmak.
Azizlik etmek: Şaka ile takılmak, muziplik etmek, şaka ile aldatmak. “Osman azizlik etmeye bayılır.”
21 Temmuz 2024 Pazar
B HARFİ İLE, BAŞLAYAN DEYİMLER
B Harfi ile Başlayan Deyimler
Babaları tutmak (üstünde olmak): Sinir ve öfkeden bağırıp çağırmak, çok öfkelenmek.
Babasının hayrına : “Hiçbir çıkar elde etmeden, sadece iyilik olsun diye” anlamında.
Bacak kadar: Ufak tefek; kısa boylu (kimse)
Badire(yi) atlatmak : Tehlikeli durumu geçiştirmek.
Bağ bozmak : Mevsim sonunda bağdaki üzümleri toplamak.
Bağdaş kurmak: Sol ayağını sağ bacağın, sağ ayağını da sol bacağın altına alıp oturmak.
Bağlandığı yerde otlamak : Yerinde saymak, hiçbir ilerleme göstermemek.
Bağrına basmak (birini): Sevgi gösterip onu koruyuculuğuna almak.
Bağrı yanık : Çok dertli, acılı (kimse).
Bahar başına vurmak (birinin) : 1. Havalar iyice ısınmadan ince giyinmek. 2. Coşkun, taşkın, aşırı davranışlarda bulunmak.
Bahis açmak (bir şeyden, kimseden) : Onun hakkında konuşmaya başlamak, ondan söz etmek.
Bahse girmek (biriyle): Onunla herhangi bir konuda kendi görüşünün doğru olduğuna ilişkin iddiaya girmek.
Bahse tutuşmak (biriyle): Karşılıklı bahse girmek; iddialaşmak.
Bahtı açık: İşleri yolunda giden; talihi açık, şansı açık, kısmeti açık.
Bahtı bağlı olmak: 1. İşleri İstediği gibi yürümemek. 2. Evlenecek çağa gelmiş kıza kısmet çıkmamak; kısmeti bağlı olmak.
Bahtı kara : Talihi kötü olan.
Bahtına küsmek : İşlerin ters gitmesi yüzünden karamsar olmak; şansına küsmek, talihine küsmek.
Bakış açısı: Bir olayı, durumu belirli bir açıdan, yönden inceleme; görüş açısı.
Bakkal çakkal: Bakkal, kasap, manav gibi esnaf için küçümseme yollu kullanılır.
Bakkal defteri: Düzensiz, karalanmış, yıpranmış defter.
Baklayı ağzından çıkarmak: Gizli tuttuğu şeyleri açıklamak, söyleyemediği şeyleri sabrı tükenince söylemek.
Baldın çıplak: 1. İşsiz güçsüz (kimse). 2. Serseri.
Bal gibi: Pekâlâ, adamakıllı, çok iyi, gereği gibi.
Balık eti, balık etinde : Şişman değil, ama dolgunca.
Balık istifi: Çok sıkışık , üst üste, kalabalık olarak.
Balık kavağa (kurbağa ağaca) çıkınca : “Olmayacak şeyler olursa” anlamında kullanılır.
Balon uçurmak : Asılsızca haber yaymak.
Batta olmak (birine): Birisinden ısrarla, bıkkınlık verdirecek ölçüde bir şeyler istemek; ona asılmak.
Baltayı taşa vurmak : Farkında olmadan karşısındakini rahatsız edecek, kızdıracak söz söylemek.
Bam teline basmak (dokunmak) (birinin) : Bir kimseyi duyarlı olduğu bir konuda kızdıracak söz söylemek, davranışta bulunmak
Bana (sana, ona) göre hava hoş : “Öyle ya da böyle olması benim (senin, onun) için fark etmez.” anlamında.
Bana mısın dememek : Zorlu bir işe, etkene vb’ye dayanmak, bunlardan hiç etkilenmemek.
Bardağı taşıran son damla : Sonunda insanın sabrını tüketen, olumsuz tepki yaratan söz, davranış vb.
Bardaktan boşanırcasına : (Yağmur için) Çok miktarda, şiddetli.
Barut fıçısı gibi: 1. Her an bir çatışmanın çıkabileceği olasılığı bulunan (yer). 2. Çok kızgın, öfkeli, sert (kimse).
Barut kokusu gelmek (burnuna) : Savaş ya da tehlikeli bir şey olacağını sezmek.
Basamak yapmak (bir şeyi, birini) : Bir kimseden ya da durumdan, daha yüksek bir yere gelebilmek için yararlanmak.
Basıp geçmek: 1. Önündekini geçmek. 2. Ona uğramamak. 3. Ona önem vermemek.
Basıp gitmek : Bir yerden çabucak ayrılmak, uzaklaşmak.
Basireti bağlanmak : Olabilecekleri sezdiği halde uygun biçimde davranamamak.
Baskına uğramak : 1. Düşmanın ani ve beklenmedik saldırısına uğramak. 2. Suçüstü yakalanmak. 3. Bir doğa afetinden büyük ölçüde etkilenmek.
Baskın çıkmak (birinden, bir şeyden): Ondan üstün olmak, onu geride bırakmak.
Baskın yapmak : 1. Bir kimseyi suçüstü yakalamak İçin bulunduğu yere ansızın girmek. 2. Düşmana beklemediği bir anda saldırı düzenlemek. 3. Haber vermeden konuk gitmek, ziyrete gitmek.
Bastığı yerde ot bitmemek: Gittiği yere uğursuzluk götürmek; çok şanssız olmak.
Bastığı yeri bilmemek: Sevinç, heyecan, vb. etkisiyle davranışlarını denetleyememek, şaşırmak, ne yaptığını bilememek.
Baston yutmuş gibi (yürümek): Sallanmadan, dimdik (yürümek).
Başa baş : Eşit, denk, aynı.
Başa çıkarmak (bir işi) (birini) : 1. Bir işi sona erdirmek. 2. Onu çok şımartmak.
Başa çıkmak (biriyle); Ona gücünü kanıtlamak, istediğini yaptırabilmek.
Başa geçmek: 1. Yönetici mevkiine geçmek, yönetimde en üst yeri almak. 2. önem bakımından ilk sıraya geçmek.
Başa (bir şey) gelmek : Kötü bir durumla karşılaşmak.
Başa güreşmek: 1. Yağlı güreşte; güreşçiler, başpehlivanlık sanını kazanmak için yarışmak. 2. En üstün dereceyi almak için mücadele etmek.
Baş ağrıtmak : Çok konuşarak dinleyenlere bıkkınlık vermek.
Baş aşağı: 1. Başı yere yönelik biçimde. 2. Başından aşağıya (yere) doğru.
Baş aşağı gelmek : 1. Tepesi üstü düşmek. 2. Bütün işleri alt üst olmak.
Baş aşağı gitmek: Durumu gittikçe kötüleşmek, sürekli kötüye gitmek.
Baş baş : Küçük çocukların “Allaha ısmarladık” anlamında ellerini başlarına götürmelerini sağlamak için söylenen söz.
Baş başa : Birlikte, beraberce; kafa kafaya.
Baş başa vermek : Görüş alışverişinde bulunmak amacıyla bir araya gelmek, bir iş için güçlerini birleştirmek; kafa kafaya vermek
Baş belası: Sürekli rahatsız eden ve bir türlü kurtulunamayan (kimse, şey); başının derdi.
Baş döndürücü : 1. (Hız ve sürat için) Olağanüstü. 2. Baygınlık veri ci. 3. Korku verici, korkutucu. 4. Sarhoş edici. 5. Çok büyük, büyük hayranlık uyandıran.
Baş edememek (bir şeyle, biriyle) : 1. O işi başaramamak; o işin üstesinden gelememek. 2. O kimsenin söz ve davranışlarını düzeltememek
Baş eğmek (birine) : Güçlü, sözü geçer bir kimsenin buyruğuna uymayı kabul etmek. (Kars. Boyun eğmek.
Baş etmek (bir şeyle) (bir kimseyle) : Onu yenmeye gücü yetmek, o konuda başarı kazanmak.
Baş göstermek : 1. Ortaya çıkmak, belirmek, gözükmek. 2. (Güneş için) Doğmak.
Baş göz etmek (birini) : Onu evlendirmek, evermek.
Baş göz olmak : Evlenmek, evlendirilmek.
Başı ağrımak : Bir işi, kararı vb. nedeniyle sorumlu olmak; bu konulardaki olumsuzluklardan etkilenmek, üzülmek.
Başı altından çıkmak (birinin) : Kötü bir durum onun tasarım ve girişimiyle meydana gelmek; kafasının altından çıkmak.
Başı belada olmak : Büyük bir felaketle, sıkıntılı bir durumla karşı karşıya olmak.
Başı belaya girmek : Üzücü, tehlikeli bir durumla karşılaşmak.
Başı boş bırakmak (birini) (bir şeyi) : Onu denetlemeyip kendi haline bırakmak.
Başı boş kalmak : Denetim altında bulunmamak, karışanı görüşeni olmamak.
Başı (baş) çekmek: 1. Bir işte ön ayak olmak, bir işin yapılmasında öncü olmak. 2. Halayın başında bulunup oyunu yönetmek.
Başı dara düşmek (başı daralmak) : 1. Sıkıntılı bir durum içinde olmak. 2. Paraca darlığa düşmek.
Başı darda (kalmak, olmak) : Sıkıntı içinde (olmak).
Başı derde girmek (düşmek) : Üzücü, sıkıntı verici bir durumla karşılaşmak.
Başı dik (dimdik, alnı açık) ; Onurlu; onurlu biçimde.
Başı dertte (olmak) : Sıkıntılı, tehlikeli bir durum içinde (olmak).
Başı dinç (olmak): Herhangi bir kaygısı/sorunu olmayan (olmamak) huzur içinde yaşayan (yaşamak).
Başı dönmek: 1. Dengesini yitirip düşecek gibi olmak. 2. Kötü bir şey karşısında bunalmak, sıkılmak. 3. Görkemli, ilk kez görülen bir şey karşısında şaşırıp kalmak. 4. Ulaştığı zenginlik ya da mevki nedeniyle şımarıkça davranışlarda bulunmak.
Başı dumanlı: 1. (Dağ için) Tepesini, doruğunu sis bürümüş. 2. İçkiden sarhoş olan ya da sevgi nedeniyle kendinden geçen (kimse); kafası dumanlı. 3. Açık seçik düşünebilecek, karar verebilecek, durum da olmayan (kimse)
Başı eğik (olmak, kalmak): Söz söyleyemez, direnemez, mahcup durumda (olmak); kafası eğik.
Başı göğe ermek (değmek) : Beklenmedik bir anda büyük bir mutluluğa kavuşmak; bundan ötürü çok böbürlenmek. (Kimi zaman alay yolu kullanılır.)
Başı hoş olmamak (bir şeyle), (biriyle) : 1. Ondan hoşlanmamak. 2. O kimseyle arası bozuk olmak; kafası hoş olmamak.
Başı için (birinin) : Değer verilen kişinin hayatı söz konusu edilerek kullanılan ant ya da yalvarma sözü.
Başı kabak: 1. Saçları dökülmüş. 2. Başında şapka, başörtüsü vb. olmayan.
Başı kalabalık olmak: Yanında iş, konuşma vb. nedenlerle birçok kimse bulunmak.
Başı kazan gibi olmak : 1. Gürültü, vb’den çok rahatsız olmak. 2. Çalışmak vb’den dolayı zihinsel yorgunluk duymak; kafası kazan gibi olmak.
Başımla beraber : Memnuniyetle, seve seve, hiç rahatsız olmaksızın.
Başına bela etmek (birini, bir şeyi) : Onu kendisine sıkıntı verecek bir durumu getirmek; o şeyin kendisini tedirgin edecek duruma gelmesine neden olmak.
Başına bela kesilmek : Bir kimse ya da şey, sıkıntı verecek, dert olacak duruma gelmek.
Başına bela olmak : Bir şey ya da kimse sıkıntı verir duruma gelmek.
Başına bela sarmak : Birisine bir şeyi musallat etmek, o şeyin onu rahatsız etmesine yol açmak.
Başına belayı satın almak : Rahatsız edici, üzücü olduğu sonradan anlaşılan bir işe kendi isteğiyle girişmiş olmak.
Başına bir şey (bela, hal, İş, kaza vb) gelmek : Kötü bir duruma düşmek, istenmeyen bir durumla karşılaşmak.
Başına bitmek (birinin) : İstemediği halde yanına gelip bir türlü oradan ayrılmamak, ısrarlı isteklerde bulunmak.
Başına buyruk : 1. Hiç kimseden izin almak gereğini duymadan, istediği gibi davranan. 2. özgür, bağımsız (bir biçimde).
Başına çalmak (bir şeyi) : 1. Bir şeyle vurmak. 2. Bir şeyi öfkeyle geri vermek; kafasına çalmak.
Başına çıkarmak (birinin) : Onu çok şımartmak; tepesine çıkarmak.
Başına çıkmak: Birinin hoşgörüsünü, yakınlığını fırsat bilip şımarıkça davranmak; tepesine çıkmak.
Başına çorap örmek : Birini kötü duruma düşürmek için gizli plan hazırlamak; çorap örmek.
Başına dikilmek : Başucunda durmak, rahatsız etmek; tepesine dikilmek.
Başına iş açmak : Zor, zorunlu bir işe kendi isteğiyle girişmek.
Başına kakmak : Yaptığı iyiliği, iyilik yaptığı kimsenin yüzüne karşı söyleyerek onu incitmek; kafasına kakmak.
Başına kalmak : Bir işin yapılması, bir kimsenin bakımı, ağırlanması onun görevi olmak.
Başına vur, ağzından lokmasını al: Uysal, boyun eğen (kimse).
Başından atmak (defetmek) (birini) (bir şeyi) : 1. Rahatsızlık veren, artık sıkıcı olan bir kimseyle ilişkiye son vermek. 2. Yapılması güç olan ya da çok zaman alacak olan bir işi bırakmak.
Başından büyük işlere girişmek (kalkışmak) : Bilgi, beceri ve yetkisini aşan işleri yapmak istemek, bunlara yeltenmek.
Başından geçmek:Söz konusu olayı (olayları) yaşamış olmak; söz konusu durumla daha önce karşılaşmış olmak
Başından (aşağı) kaynar su (sular) dökülmek : Üzücü, utandırıcı bir olay, durum karşısında büyük bir sıkıntı duymak; vücudunu sıcak bir ter basmak; kafasından kaynar su dökülmek.
Başından savmak (bir şeyi, bir kimseyi) : Onu herhangi bir bahane ile uzaklaştırmak.
Başında olmak (bir durum birinin) : Aynı sıkıntılı durumu yaşamakta olmak.
Başında paralansın (parçalansın) : Yapılan bir iyilik çok söylendiğinde ya da pek bir işe yaramadığında, o iyiliğin artık istenmediğini belirten söz; kafasında paralansın.
Başını ağrıtmak : 1. Gereksiz, yersiz sözlerle bunaltmak. 2. Tedirgin etmek, uğraştırmak, can sıkmak; kafasını ağrıtmak.
Başını (baş) alamamak (bir şeyden): O şeyden kendisini bir türlü kurtaramam ak.
Başını alıp gitmek (kaçmak, savuşmak): 1. Hiç kimseye danışma dan, haber de vermeden bulunduğu yerden uzaklaşmak. 2. (Fiyat, ücret, faiz vb) Gittikçe artmak, yükselmek.
Başını (başında) beklemek: Bir kimseyi, şeyi korumak, gözetlemek
Başını belaya (derde) sokmak (salmak) : Hiç gereği yokken bir kimseyi sorumlu kılan, başını ağrıtan bir duruma itmek..
Başını boş bırakmak: Bir şeyi ya da kimseyi kendi haline bırakmak; denetim altına tutmamak.
Başını dinlemek : Kalabalıktan, gürültüden uzak, sessiz sakin bir yerde dinlenmek; kafasını dinlemek.
Başını döndürmek : 1 .(Korku, içki, tütün vb) Baygınlık vermek, bayılacak duruma getirmek. 2. Çok beğenmek, büyük bir ilgi duymak.
Başını ezmek: Birisini bir daha kötülük yapamayacak duruma getirmek, yok etmek; kafasını ezmek.
Başını gözünü yarmak : Bir işi istenildiği gibi yapmamak; o işi kusurlu, eksik bir biçimde yapmak; kafasını gözünü yarmak.
Başını (bir şeyden) kaldırmamak (kaldıramamak) : 1. Bir işi yaparken hiç ara vermemek, o işin gidişini bozacak başka bir iş yapmamak; kafasını kaldırmamak. 2. Hasta bir türlü iyileşip ayağa kalkamamak; kafasını kaldırmamak.
Başını kaşımaya vakti olmamak (başını kaşıyacak durumda olmamak) : İşleri çok ve sıkışık durumda olmak; kafasını kaşımaya vakti olmamak.
Başının altından çıkmak (bir şey, birinin): Kötü bir şey birinin, kurnazca hazırladığı bir plana göre yapılmak; kafasının altından çıkmak.
Başının çaresine bakmak: İçinde bulunduğu güç durumdan kendi olanaklarıyla kurtuluş yolu aramak.
Başının derdi: (özellikle çocuklar için sitem yollu söylenir) Çok rahatsızlık veren, eziyet eden; baş belası.
Başının etini yemek : Birisinden ısrarla, bıkkınlık verecek ölçüde bir şeyler istemek; kafasının etini yemek.
Başını şişirmek : Çok konuşmak ya da gürültü vb. ederek başının ağrımasına yol açmak; kafasını şişirmek.
Başını taşa (taştan taşa) vurmak : Bir fırsatı kaçırınca ya da başarısızlığa uğrayınca çok üzülmek, kafasının taştan taşa vurmak.
Başını yakmak (birinin) : Onu tehlikeli bir duruma sokmak, zarar sokmak
Başını yemek (birinin): 1. Bir kimsenin tehlikeli, güç bir duruma düşmesine yol açmak. 2. Öldürmek, ölümüne yol açmak.
Başın (başınız) sağ olsun: Bir yakını ölmüş kimseye söylenen teselli sözü.
Başı önünde: 1. Terbiyeli, uslu (kimse). 2. Utangaç, mahcup (kimse).
Başı sıkışmak (sıkılmak) : Herhangi bir güçlükle karşılaşmak.
Başı sonu belli değil: Çok düzensiz, karmakarışık.
Başı (başı beyni) şişmek: Gürültü, yorgunluk vb.den çok rahatsız olmak; kafası şişmek.
Başı tutmak: Gürültü, fazla konuşma, üzüntü ya da başka bir nedenle başı ağrımaya başlamak; kafası tutmak.
Başı yerine gelmek : Kafası dinlenmiş, yorgunluğu gitmiş olmak; kafasın yerine gelmek.
Başı yukarda : Onurlu, kibirli, kendini beğenmiş (kimse). (Karş. Burnu havada)
Baş kaldırmak (bir şeye, birine) : Ayaklanmak, isyan etmek, karşı gelmek.
Baş koymak (bir şeye): Bir ülkü, amaç uğruna ölümü bile göze alıp uğraşmak.
Baş tacı etmek (birini): Ona büyük saygı göstermek, değer vermek.
Başta gelmek: En ön sırada olmak, üstün durumda bulunmak; önde gelmek.
Başta gitmek : En ileri, en üstün, durumda bulunmak.
Baştan aşağı (Baştan ayağa): Başından sonuna kadar; bütünüyle; tepeden tırnağa.
Baştan başa : Bütünüyle, her yönüyle, iyice, bir uçtan öbür uca kadar.
Baştan çıkarmak (birini) : Onu etkileyerek kötü yola sürüklemek, doğru yoldan saptırmak; ayartmak.
Baştan çıkmak: Yasa dışı, ahlak dışı yollara sapmak;, kotu insan olmak.
Baştan savma (iş): Özen göstermeden, gelişigüzel bir biçimde yapılan (iş).
Belasını aramak : Kendisi için tehlikeli bir durum yaratmak.
Belasını bulmak : Yaptığı kötülüklerin karşılığını bulmak, cezasını çekmek.
Belaya çatmak : Tedirgin edici bir durumla ya da kavgacı biriyle karşılaşmak.
Bel bağlamak (birine, bir şeye): Ona güvenmek, inanmak.
Belge almak : İki yıl aynı sınıfta üst üste kalan öğrenci, okuldan uzaklaştırılmak.
Beli bükülmek : Yaşlılık nedeniyle bir iş yapamaz duruma gelmek.
Belini bükmek (bir şey, bir kimse birinin): O, söz konusu kimsenin çaresizlik içinde kıvranmasına yol açmak
Belini doğrultmak: İşlerini düzene koymak (Kars. (İşi) yoluna koymak.)
Belini kırmak: 1. Fena halde dövmek. 2. Hırpalamak, bir şey yapamaz duruma getirmek. 3. Bir işin en güç kısmını yapıp bitirmek, kolaylaştırma
Belirli / belli belirsiz: Çok az belli olan, zorlukla seçilebilen.
Belli başlı: 1. En önemli, başlıca. 2. Belirli.
Bel vermek: 1. (Duvar için) Ortası kamburlaşmak. 2. (Tavan için) Aşağı doğru sarkmak.
Benden günah gitti (Benden söylemesi) : “Ben görevimi yaptım, gerekeni söyledim; bundan sonrası için sorumluluk kabul etmem.” anlamında
Benden sonra tufan : Kendinden sonrakileri, sonra olacakları düşünmeyen kimsenin tutumunun yanlışlığını belirtmek için söylenir
Benden uzak olsun da, Mısır’a sultan olsun : “Söz konusu kimse, nerede, hangi mevkide olursa olsun, yeter ki benden uzakta bulunsun.” anlamında.
Bende (sende, onda) o göz var mı? : Bunlara inanacak kadar saf mıyım? (saf mısın?) , (saf mı?).” anlamında.
Ben derim bayram haftası, o anlar mangal tahtası: “Benim söylediklerimden bambaşka şeyler anlıyor, anlamlar çıkarıyor.” anlamında.
Ben diyorum hadımım, o diyor (soruyor) oğul uşaktan neyin var (çoluk çocuktan ne haber?) : “Ben gücüm olmadığını, bu işi yapamayacağımı söylüyorum; o hâlâ benden yardım istiyor, birtakım işler yapmamı umuyor.” anlamında.
Benim diyen : Kendine çok güvenen (insan).
Benim oğlum bina olur, döner döner yine okur: Hiçbir sonuca varmadan aynı şeyleri yineleyip duran kimse için alay yollu söylenir.
Benzi atmak (uçmak) : Korkudan ya da heyecandan yüzü sararmak; beti benzi atmak.
Benzi kül gibi olmak : Korkudan yüzünden kan çekilmek, yüzü sapsarı olmak.
Benzine kan gelmek : İyileşmek, canlanmak.
Berabere kalmak: Bir oyunda her iki tarafın da aldığı sayılar eşit olmak, yenişememek.
Bereket versin (bereket ki, bereket versin ki) : -1. “Tanrıya şükür ki.” anlamında yaşanılan kötü bir durum için söylenir. -2. “Tanrı size bol para versin.” anlamında iyi dilek sözü.
Besledik büyüttük danayı, (şimdi) tanımaz oldu anayı: “0 kimseyi biz yetiştirdik, bu hale getirdik, şimdi yüzümüze bile bakmıyor.” anlamında.
Beş aşağı beş yukarı: Yaklaşık olarak; üç aşağı beş yukarı.
Beş beter: Çok kötü.
Beşik kertme nişanlı (beşik kertiği) : Daha beşikte iken ailesi tarafın dan nişanlanmış.
Beşinci kol: Düşmanla iş birliği yaparak ülkeyi içten çökertmeye çalı şan örgüt.
Beş kardeş (yemek): Tokat (yemek).
Beşlik simit gibi kurulmak: Önemli bir kişiymiş gibi kasılarak oturmak.
Beş para etmez : “Hiçbir değeri yoktur.” anlamında.
Beş paralık etmek (birini) : Ayıplarını söyleyip onu küçük düşürmek.
Beş paralık olmak: Ayıpları ortaya döküldüğü için küçük düşmek.
Beş parasız : Yoksul, parasız.
Bet bet bakmak: Kötü bir şey yapacakmış gibi bakmak.
Beterin beteri: En kötü sanılandan daha kötü olan şey için söylenir.
Beti benzi kalmamak (atmak, uçmak, kireç kesilmek): Korku, üzüntü vb. nedeniyle yüzünden kan çekilmek; benzi atmak.
Beti bereketi olmamak (kaçmak) : -1. Yiyecek çabuk tükenir olmak. -2. Paranın satın alma gücü düşmek
Bey devesi (danası) gibi yan gelip geviş getirmek : Hiçbir işe el sürmeden keyfince yiyip içmek, yaşamak.
Bey gibi yaşamak: Bolluk içinde yaşamak.
Beyhude yere : Boş yere, gereği yokken, boşu boşuna; yok yere.
Beyin göçü: Özellikle az gelişmiş bir ülkenin yetişmiş, nitelikli bilim adamlarının çalışmak üzere gelişmiş ülkelere gitmesi olgusu.
Beyin yıkamak : Çeşitli yöntemler uygulayarak birisini belirli bir düşünceyi benimsemeye zorlamak.
Beyin yormak : Bir konu üzerinde çok düşünmek; kafa yormak.
Beylik söz: Herkesçe kullanılan, basmakalıp söz.
Beyni atmak: Çok kızmak; tepesi atmak.
Beyni bulanmak (uyuşmak): Sersemlemek, sağlıklı düşünemez duruma gelmek.
Beyninden vurulmuşa dönmek : Kötü bir haber alıp, hiçbir şey düşünmeyecek duruma gelmek.
Beyni sulanmak : Bunamak, sağlıklı düşünebilme gücünü yitirmek.
Bezginlik gelmek (birine bir şeyden) : 0 şeyden yorulmak, bıkmak, usanmak.
Bıçak kemiğe dayanmak : Sıkıntı, zahmet, artık dayanılamayacak bir duruma gelmek.
Bıçak sırtı: -1. Çok az (fark, zaman), -2. Çok yakın (aralık).
Bıkkınlık gelmek (birine) : Ondan bıkmak, usanmak, bunalmak.
Bıkkınlık vermek (bir şey birine) : Bir şeyi tekrarlaya tekrarIay karşısındakini usandırmak.
Bıyığı (bıyıkları) terlemek : Bıyığı yeni çıkmaya başlamak.
Bıyık altında gülmek : Birinin içinde bulunduğu duruma alay ederek, belli etmeden gülmek.
Bıyık bırakmak : Bıyıklarını kesmeyip uzatmak.
Biçilmiş kaftan : Bir işe, kimseye en uygun , en elverişli olan.
Bildiğinden şaşmamak: Hiçbir şeyden etkilenmeyip, doğru saydığı davranışını sürdürmek. (Kars. Gürültüye pabuç bırakmamak.
Bildiğini okumak (yapmak): Başkalarının sözüne kulak asmadan istediği gibi davranmak.
Bile bile : Bilerek, isteyerek; kasıtlı olarak, kasten.
Bile bile lades : Aldandığını bildiği halele hiç itiraz etmeme, bunu kabul etmiş görünme.
Bileğine güvenmek : Kendi gücün, bilgisine, yeteneğine güvenmek,
Bileğinin hakkıyla : Kendi çalışması ve gücüyle.
Bilincine varmak (bir şeyin) : O şeyi iyice anlamak, kavramak; gerçekliğini görmek.
Bilir bilmez: Yarım yamalak bilerek; eksik bilgi ile.
Bilmezlikten (bilmemezlikten) gelmek: Bilmiyor görünmek.
Bilmiyorsun (bilmediğin) bu boku, git mektebinde oku : “Mademki bu şeyi bilmiyorsun, niçin uğraşıp duruyorsun? Bari öğren, sonra gel, uğraş.” anlamında
Binde bir: Çok seyrek olarak; nadiren.
Bin dereden su getirmek : Birini kandırmak için bir yığın gerekçe ileri sürmek, aldatıcı sözler söylemek; kırk dereden su getirmek
Bindiği dalı kesmek: Yarar sağladığı bir şeyi ortadan kaldırmak, kendisi için zararlı duruma getirmek.
Bini aşmak : Çok fazla olmak.
Bini bir paraya : Pek çok, bol.
Binin yarısı beş yüz (o da bizde yok) : “Tasalanmana gerek yok.” anlamında avutma sözü.
Bin kat: Başka şeyle karşılaştırılamayacak ölçüde çok.
Bin pişman olmak: Yaptığı şeyden çok pişman olmak.
Bin tarakta bezi olmak : Çok şeyle uğraşma
Bin yaşa : Çok yaşa anlamında.
Bir abam var atarım nerede olsa yatarım : “Yalnız yaşayan bir kimseyim, basit bir yaşama tarzım vardır, her yerde kalabilirim.” anlamıda.
Bir ağızdan : Hep birlikte, beraberce.
Bir âlem : Kendine özgü şaşırtıcı nitelikleri olan
Bir an önce (evvel) : Olabildiğince çabuk.
Bir ara (aralık) : 1. Bir süreç içindeki kısa bir süre; 2. Eskiden, eski bir zamanda.
Bir araba laf: Bir yığın gereksiz, yersiz söz.
Bir araya gelmek : Toplanmak; buluşmak.
Bir araya getirmek: 1. Derlemek, toplamak. 2. Birleştirmek.
Bir arpa boyu yol gitmek : Önemsiz denecek kadar az ilerleme sağlamak.
Bir aşağı bir yukarı (dolaşmak, yürümek) : Amaçsızca, bir yerde oradan oraya (dolaşmak, yürümek vb.)
Bir atımlık (atım) borutu olmak (kalmak) : Bir konuda yapabileceği pek az şey kalmak; gücü, olanakları tükenmeye başlamak
Bir ayağı çukurda (olmak) : Çok yaşlanmış (olmak); ölüme epeyce yakın (olmak).
Bir bakıma : Değişik bir görüşe göre, başka bir yönden bakılırsa.
Bir baltaya sap olmak : Belirli bir iş tutmak, bir meslek sahibi olmak.
Bir bardak suda fırtına koparmak : Önemsiz denecek kadar küçük bir sorunu büyütüp, kavga konusu yapmak
Bir başına : Yalnız olarak, yanında hiç kimse bulunmadan.
Bir baştan (uçtan) bir başa (uca) : Bir yerin bir sınırından öbür sınırına kadar.
Bir ben bilirim, bir de Allah : “Çektiğim sıkıntı ve üzüntüleri ben ve Allah’tan başka kimse bilmez.” anlamında
Bir bildiği olmak : Kendine göre bir düşüncesi olmak.
Bir bir: Teker teker, ayrı ayrı.
Birbirine düşmek : Aralarında anlaşmazlık çıkmak.
Birbirine girmek: 1. Kavga etmek. 2. Heyecanla oraya buraya koşuşmak.
Birbirinin gözünü oymak : Aralarındaki geçimsizlik nedeniyle kavga etmek.
Birbirini yemek : Sürekli kavga etmek, anlaşmazlık içinde olmak.
Bir bu eksikti: “Dertler, sorunlar yetmiyormuş gibi şimdi bir de bu çıktı.” anlamında.
Bir çırpıda : Çabucak, çok kolay biçimde.
Bir çift söz : Birkaç söz.
Bir çuval inciri berbat / murdar etmek : Yolunda giden bir işi, yanlış bir hareketle ya da sözle bozmak.
Bir dediği bir dediğini tutmamak : Söyledikleri birbirine uymamak, tutarsız konuşmak.
Bir dediğini (söylediğini) iki etmemek (ikiletmemek): Onun her istediğini yerine getirmek.
Bir dediği iki olmamak (edilmemek): Her isteği yerine getirilmek
Bir dereceye kadar: Makul bir ölçüye kadar, belli bir noktaya kadar; nispeten.
Bir deri bir kemik (kalmak) : Vücutça çok zayıf (düşmek), zayıflamış (olmak).
Bir dirhem bal için bir keçiboynuzu çiğnemek : Faydası az zahmeti çok bir işle uğraşmak.
Bir dizi: Birçok, bir yığın.
Bir dokun bin ah işit / dinle: “İnsanların dertlerini biraz deşmeye gör; hemen her türlü şikâyetlerini dile getirirler.” anlamında.
Bir dostluk kaldı: Satıcıların malları azaldığı zaman kullandıkları özendirme sözü.
Bire bir (gelmek): (İlaç için) Kesin ve etkili (olmak).
Bir elin beş parmağı gibi: Birbirinden hiç ayrılmayan; aralarında her hangi bir ayırım gözetilmeyen (kimseler)
Bir eli yağda bir eli balda (olmak) : Zenginlik, bolluk içinde (olmak).
Bire (beş, on, yüz…) vermek : (Buğday, arpa, nohut, fasulye gibi ürünler için) Toprak atılan tohumun belli bir katı kadar ürün vermek.
Bir günden bir güne : Hiçbir zaman.
Bir güzel: Çok iyi, iyice, güzel bir biçimde.
Bir hal olmak : 1. Bir şeyi çok yapmaktan usanmak, bıkmak; fenalık gelmek. 2. Davranışlar, huyu değişmek. 3. Bir kazaya uğramak, ölmek.
Bir hayli: Oldukça çok, epeyce.
Bir hiç uğruna : Amaçsızca, boşu boşuna.
Bir hoş : 1. Tatlı bir hoşluk içinde olan. 2. Garip, yadırgatıcı, tuhaf.
Bir içim su : Çok güzel (kadın, kız).
Bir iğne bir iplik kalmak : Bir üzüntü, hastalık vb. nedeniyle çok zayıflamak.
Bir iki demeden (derken) : Karşısındakine vakit bırakmadan, hiçbir şekilde duraksamadan.
Bir kalemde : Toptan, bir işlemde.
Bir kapıya çıkmak : Hepsi aynı sonuca varmak, aynı anlama gelmek; aynı kapıya çıkmak.
Bir kaşık suda boğmak (birini) : Bir kimseye çok kızmak; kin duymak.
Bir kenara bırakmak (bir şeyi): Orta Önem vermemek, onu dikkate almamak.
Bir kenara çekilmek : İlgisini kesmek; sorumluluk almamak.
Bir kere : Aslında, gerçekte.
Bir kıyamettir gitmek (kopmak): Çok fazla gürültü, patırtı, telaş olmak.
Bir kol çengi: Esprili söz ve davranışlarıyla çevresine neşe saçan kimseler için söylenir.
Bir kofluğa iki karpuz sığdırmak : Aynı zaman içinde iki işi birden yapar durumda olmak
Bir köroğlu bir ayvaz: Kan kocanın çocuklarının olmadığını, yalnız yaşadıklarını belirtmek için söylenir
Bir köşeye ayırmak (atmak, koymak) (bir şeyi): Bir şeyi gerektiğin de kullanmak üzere bir yere koymak, biriktirmek, saklamak.
Bir köşeye çekilmek: Etkin görevi bırakmak. (Kars. İnzivaya çekilmek.)
Bir kulağından girip öteki (öbür) (bir) kulağından çıkmak : Söylenilenlere önem vermemek, hiç uymamak, onları dikkate almamak
Bir lokma bir hırka : Azla yetinmeyi, dervişçe yaşamayı anlatan haya) görüşü.
Bir paralık etmek (birini): Onu utanılacak bir duruma düşürmek, rezil etmek; beş (on) paralık etmek.
Bir paralık olmak : Değersiz, onursuz, kötü duruma gelmek; beş (on) paralık olmak.
Bir pire için yorgan yakmak: Küçük bir zarardan kurtulmak için çok büyük bir zararı göze almak.
Bir punduna getirmek : Bir iş için en uygun durum ve zamanı yoklamak; punduna getirmek.
Bir saati bir saatine uymamak: Tutum ve davranışları sürekli değişmek, tutarsız olmak; saati saatine uymamak
Bir sıkımık canı olmak : Kısa boylu, cılız ve güçsüz olmak.
Bir sürü : Çok sayıda, pek çok, birçok.
Bir şeyciği kalmamak: İyileşmek, iyi lmak.
Bir şeye benzememek : İşe yarar, beğenilirve istenir durumda olmamak.
Bir şeyler (şey) olmak : 1. Huy ve davranışları değişmek. 2. Fenalık gelmek, bayılacak gibi olmak. 3. Herhangi bir kötü durum başından geçmek
Bir tahtası eksik : Pek akıllı olmayan, delice İşler yapan (kimse); tahtası eksik.
Bir taşla iki kuş vurmak : Bir davranışla, yararlı iki sonuç elde etmek.
Bir tek atmak : Bir kadeh içki içmek
Bir temiz : Adamakıllı, iyice, güzelce.
Bir tuhaf: Garip, alışılmadık, yadırgatıcı (biçimde).
Bir tuhaf olmak : Üzülmek, yadırgamak, ne yapacağını bilememek.
Bir tuhaflığı olmak: Kendini iyi hissetmemek, rahatsızlığı olduğunu anlamak.
Bir tutmak (görmek) : Aynı derecede görmek, farksız olduğunu kabul etmek, eşit saymak.
Bir türlü : 1. Ne yapıp yapıp; hiçbir biçimde. 2. (Yinelemeli biçimde) Bir eylemin yapılması ile yapılmamasının aynı derecede tedirginlik verici olduğunu belirtir. 3. Bir başka çeşitten
Bir vakitler (bir vakit) : Vaktiyle, eskiden, geçmiş zamanda; bir zamanlar.
(Biri, bir şey) bir yana, dünya bir yana : Bir kimseye ya da şeye aşırı ölçüde değer verildiği zaman kullanılır
Bir yastığa baş koymak : (Bir erkek bir kadın) Evli olmak, hayatını evli olarak sürdürmek.
Bir yaşına daha girmek : Şaşılacak yepyeni bir durumla karşılaşmak.
Bir yerde : Belli bir aşamada, belli bir noktada, bir bakıma.
Bir yığın : Birçok, pek çok, çok miktarda.
Bir yolunu bulmak : Amaca ulaştıracak çareyi, fırsatı, imkânı bulmak.
Bir zamanlar (zaman) : Vaktiyle, eskiden, geçmiş zamanda.
Bitkin düşmek : Çok yorulmak ; halsiz düşmek.
Boca etmek (bir şeyi) : Onu birdenbire ters çevirip içindekileri boşaltmak.
Boğaz boğaza gelmek : Kavga etmek; gırtlak gırtlağa gelmek.
Boğazı kurumak :,Çok konuştuğu için su içmek gereksinmesini duymak; damağı kurumak.
Boğazına basmak : Birini bir işi yapması için zorlamak; gırtlağına basmak.
Boğazına dizilmek (boğazından geçmemek) : İştahsızlık vb. nedenlerle yemeğin tadına varamamak.
Boğazına düğümlenmek ; Heyecan, korku, vb. yüzünden söyleyeceklerini söylememek.
Boğazına düşkün : Yemeği ve içmeyi çok seven (kimse); gırtlağına düşkün.
Boğazına kadar borca girmek: Çok borçlanmak ; gırtlağına kadar borca girmek.
Boğazına sarılmak : Kavgaya girişmek, peşini bırakmamak; gırtlağına sarılmak.
Boğazından kesmek: Para arttırmak için yiyeceğinden kısıntı yapmak; gırtlağından kesmek.
Boğaz kavgası: Geçimini sağlamak için uğraşma.
Boğaz tokluğuna (çalışmak) : Sadece karnını doyurma karşılığında (çalışmak).
Boğuntuya gelmek : Aldatılmak, kandırılmak
Boğuntuya getirmek : Şaşırtma yoluyla birisine yüksek fiyatla mal satmak ya da düşünmesine fırsat vermeden bir şeyi kabul ettirmek.
Bohçasını koltuğuna vermek : Kovmak, defetmek, işine son vermek.
Bol keseden: Ölçüsüz olarak.
Bol keseden atmak : Yerine getirilmesi güç vaatler bulunmak.
Bombardıman etmek (birini) : Bir kimseye ağır sözler söylemek.
Borca batmak: Borcu çok olmak. Borca girmek, borçlanmak.
Borç bilmek (bir şeyi): Bir şeyi yapmayı, kendisi için zorunlu bir görev olarak kabul etmek.
Borç bini aşmak (borç gırtlağa çıkmak): Borç, ödemesi güç bir duruma gelmek.
Borç harç : Borçlanarak, borca girerek.
Borçsuz harçsız : Hiç borca girmeden.
Boru mu (bu)? (boru değil) : “Küçümsenecek, önem verilmeyecek şey değil.” anlamında.
Borusunu çalmak (birinin): Çıkar sağlanan kimsenin hoşuna gidecek, düşüncelerine uygun düşecek davranışlarda bulunmak
Borusu ötmek: Nüfuzu olmak, sözü dinlenmek, sözü geçmek.
Bostan korkuluğu : Görevini yapmayan, etrafına sözünü geçiremeyen kimse.
Boşa çıkmak : Gerçekleşememek, sonuç vermemek; boş çıkmak.
Boşa gitmek: Hiçbir işe yaramadan yok olmak; havaya gitmek.
Boşa koysam dolmaz, doluya koysam almaz: ‘Hiç bir çözüm yolu bulamıyorum.” anlamında.
Boş atıp dolu tutmak (vurmak): 1. Umutsuz gibi görünen bir işten olumlu sonuç almak. 2. Doğruluğuna inanmadan söylenilen sözün doğru çıkması
Boş bulunmak : Dikkatsiz ve dalgın bir durumda bulunmak.
Boş çıkmak : (Umut edilen şey) Gerçekleşememek; boşa çıkmak.
Boş gezenin boş kalfası: İşsiz güçsüz dolaşan kimse için kullanılır.
Boşta kalmak (boşta gezmek); İşsiz güçsüz kalmak.
Boşu boşuna : Hiç gereği yokken, hiçbir kazanç sağlamadan; boş yere.
Boş vermek (bir şeye, birine) : Ona önem vermemek, aldırmamak.
Boş yere : Boşuna, gereksiz yere; boşu boşuna.
Boyacı küpü değil ki (hemen daldırıp çıkarasın) : “Bu iş o kadar olay ve çabuk yapılamaz, belli bir emek ve zamana ihtiyacı vardır.” anlamında.
Boy atmak (boya çekmek): (Çocuk, için) Boyu uzamak, boylanmak.
Boy göstermek : Gösteriş olsun diye ortalıkta görünmek.
Boy bos (pos) : İnsanın boy açısından görünümü.
Boylu boslu (poslu): Boyu uzun, gösterişti; yakışıklı (kimse).
Boylu boyunca : Bütün boyu ile, boyu uzunluğunca.
Boynu bükük : 1. Acınacak, zavallı kimse için söylenir. 2. Acınacak, yardım bekler bir durumda.
Boynu eğri: Bir kimsenin İstediğini yerine getirmek durumunda olan, bu isteği borç bilen.
Boynum kıldan ince : “Haksız olduğum anlaşılırsa, verilecek her ceza ya boyun eğeceğim.” anlamında.
Boynunun borcu : Bir kişinin yapmak zorunda olduğu iş.
Boynuz isterken kulaktan olmak : Daha iyi bir şey elde etmek isterken elindekini de yitirmek.
Boy ölçüşmek (biriyle) (bir şeyle) : Yeterliğini,, üstünlüğünü göstermek için onunla yarışmak.
Boyu boyuna, huyu huyuna uymak : Birbiriyle denk, uyumlu olmak.
Boyu (boyu boşu) devrilsin : “Ölsün.” anlamında beddua.
Boyundan büyük işlere karışmak: Başaramayacağı işlere kalkışmak.
Boyunduruk aftına girmek: Başkasının (başka bir devletin) baskı ve buyruğu altında yaşamak.
Boyun eğmek: Güçlü birinin isteğini zorla ya da istemeyerek kabul etmek.
Boyunun ölçüsünü olmak : Giriştiği bir işte başarısızlığa uğrayıp beceriksizliğini ya da yetersizliğini anlamak
Boy vermek: 1. (İnsan İçin) Suyun derinliğini boyu ile ölçmek. 2. (Bitki için) Gelişmek, uzamak.
Bozguna uğramak (bozgun vermek, bozgun yemek) : Bir karşılaşmada, savaşta yenilip perişan bir duruma düşmek.
Bozuk çalmak: Sinirli, canı sıkkın olduğunu davranışlarıyla göstermek.
Bozuk para gibi harcamak (birini): Bir kimsenin değerini sıfıra indirmek, onu başkalarının yanında küçük düşürmek.
Bozum olmak : Utanacak duruma düşmek
Bozuntuya vermemek : Olup bitenleri anlamamış, görmemiş, söylenenleri duymamış gibi davranmak, durumu İdare etmek.
Böylesine can kurban : “Benzerlerine oranla daha iyi, daha güzel olanlar için her türlü fedakârlığa katlanır.” anlamında.
Bu abdestle çok namaz kılınır: “Küçümsenen bu tutumla, inanışla ya da araçla işler daha çok yürütülür.” anlamında.
Bucak bucak aramak (birini) : Onu her yerde aramak.
Bucak bucak kaçmak (saklanmak) (birinden, bir şeyden): Onunla karşılaşmaktan sakınmak.
Bu gidişle : Bu biçimle, bu tempoyla.
Bu gözle : Bu anlayışla.
Bugünden tezi yok : Hemen şimdi, ilk fırsatta.
Bugüne bugün : Bugünkü ölçülere, değerlendirmelere göre.
Bugünlük yarınlık : Pek yakında olması beklenen şeyler için kullanılır.
Bugün yarın : Bir iki gün içinde.
Bulanık suda balık avlamak: Karışık bir durumdan yararlanıp çıkar sağlamaya bakmak.
Bulantı vermek (bir şey birine) : O şey onu kusacak duruma getirmek, midesini bulandırmak.
Buldukça bunamak: Bulduğuna şükretmemek, daha çoğunu istemek.
Buldumcuk olmak: Eline geçen bir şeyden ötürü fazlaca sevinmek.
Bulunmaz Hint (Bursa) kumaşı mı? : “Az bulunur, çok değerli bir şey ya da kimse değil ya!” anlamında alay yollu söylenir
Bulup buluşturmak: Ne yapıp yapıp bulmak, büyük bir çaba sonucu sağlamak.
Bulut gibi: 1. (Sinek vb için) Yoğun. 2. Aşırı ölçüde (sarhoş).
Buluttan nem kapmak : En küçük bir şeyden bile alınmak, çok alıngan olmak.
Bundan böyle : Bundan sonra.
Bundan iyisi can sağlığı: “Bundan daha iyisi olamaz.” anlamında.
Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu : “Sözleri ve davranışları birbirini tutmuyor.” anlamında.
Bununla birlikte (beraber): 1. Buna bağlı olarak. 2. Şu da var ki, ayrıca.
Burnu bile kanamamak : Büyük bir kazayı herhangi bir yara bere almadan atlatmak.
Burnu büyümek : Kendini büyük biri olarak görmeye başlamak; başkalarını beğenmemek.
Burnu havada (burnu büyük, burnu Kaf dağında): Kibirli, herkese yukarıdan bakan kimse için söylenir.
Burnundan (fitil fitil) gelmek : Elde ettiği güzel bir şey, sonradan olan tatsızlıklar nedeniyle kendisine zehir olmak; ağzından burnundan gelmek
Burnundan getirmek: Birini bir şeyi yaptığına yapacağına pişman etmek; ağzından burnundan getirmek.
Burnundan kıl aldırmamak: Kendisine hiçbir söz söyletmemek, huysuz ve gururlu olmak, eleştiriye tahammülü olmamak.
Burnundan solumak : Çok öfkelenmek, sinirlenmek.
Burnunda tütmek (bir şey, yer, kimse) : Onu çok özlemek, istemek, aramak; gözünde tütmek.
Burnunu kırmak : Kibirli bir kimseyi güç duruma sokup, artık büyüklenemez duruma getirmek.
Burnunun dikine (doğrusuna) gitmek : Başkalarının öğütlerine kulak asmayıp kendi bildiği gibi davranmak
Burnunun direği kırılmak : Pis koku yüzünden rahatsız olmak
Burnunun direği sızlamak: Çok üzülmek.
Burnunun ucunu görmemek : Sarhoşluk, dalgınlık nedeniyle basacağı yeri görememek.
Burnunu sokmak (bir şeye) : Kendisini ilgilendirmeyen işe karışmak.
Burnu sürtülmek : Zorunlu, yorucu olaylar yaşamak, bunlardan ders almak.
Burnu yere düşse almaz: Kendini beğenmiş, kibirli kimse için söylenir.
Burun buruna gelmek (biriyle, bir şeyle) : Onunla beklenmedik bir anda karşılaşmak
Burun kıvırmak (bir şeye): Onu beğenmemek, küçümsemek.
Bu yakınlarda : Oldukça yakın bir zamanda, bir yerde.
Buyur etmek (birini) : Konuğu “buyurun” diyerek içeri almak ya da sofraya çağırmak.
Buyurun cenaze namazına : “Bir terslik oldu, artık yapılacak bir şey yok.” anlamında.
Buzdolabına koymak (bir şeyi): Bir sorunun çözümünü ileriki bir tarihe bırakmak. (Karş. Askıya almak.
Buz kesilmek : Üzücü bir olay karşısında donup kalmak.
Buz kesmek: 1. Çok üşümek. 2. Hava çok soğumak.
Buz üstüne yazı yazmak : Süresi ve etkisi pek az olan bir iş yapmak, sözleri etkisiz kalmak.
Bülbül gibi konuşmak (okumak) : Kolaylıkla konuşmak (okumak).
Bülbül gibi söylemek (bir şeyi): Hiçbir şeyi saklamadan, her şeyi söylemek.
Bütün bütüne : Büsbütün, tamamıyla, tamamen.
Büyük görmek (birini, kendini) : Birini ya da kendini yüceltmek, olduğundan üstün tutmak.
Büyük oynamak : 1. Büyük para ile kumar oynamak. 2. Bir işe risklerini, zararlarını göze alarak girişmek.
Büyük (laf, söz) söylemek : Yapıp yapamayacağı belli olmayan bir iş konusunda kesin konuşarak övünmek.
Büyümüş de küçülmüş : Konuşmaları, davranışları büyüklere benzeyen çocuk için söylenir.
Babaları tutmak (üstünde olmak): Sinir ve öfkeden bağırıp çağırmak, çok öfkelenmek.
Babasının hayrına : “Hiçbir çıkar elde etmeden, sadece iyilik olsun diye” anlamında.
Bacak kadar: Ufak tefek; kısa boylu (kimse)
Badire(yi) atlatmak : Tehlikeli durumu geçiştirmek.
Bağ bozmak : Mevsim sonunda bağdaki üzümleri toplamak.
Bağdaş kurmak: Sol ayağını sağ bacağın, sağ ayağını da sol bacağın altına alıp oturmak.
Bağlandığı yerde otlamak : Yerinde saymak, hiçbir ilerleme göstermemek.
Bağrına basmak (birini): Sevgi gösterip onu koruyuculuğuna almak.
Bağrı yanık : Çok dertli, acılı (kimse).
Bahar başına vurmak (birinin) : 1. Havalar iyice ısınmadan ince giyinmek. 2. Coşkun, taşkın, aşırı davranışlarda bulunmak.
Bahis açmak (bir şeyden, kimseden) : Onun hakkında konuşmaya başlamak, ondan söz etmek.
Bahse girmek (biriyle): Onunla herhangi bir konuda kendi görüşünün doğru olduğuna ilişkin iddiaya girmek.
Bahse tutuşmak (biriyle): Karşılıklı bahse girmek; iddialaşmak.
Bahtı açık: İşleri yolunda giden; talihi açık, şansı açık, kısmeti açık.
Bahtı bağlı olmak: 1. İşleri İstediği gibi yürümemek. 2. Evlenecek çağa gelmiş kıza kısmet çıkmamak; kısmeti bağlı olmak.
Bahtı kara : Talihi kötü olan.
Bahtına küsmek : İşlerin ters gitmesi yüzünden karamsar olmak; şansına küsmek, talihine küsmek.
Bakış açısı: Bir olayı, durumu belirli bir açıdan, yönden inceleme; görüş açısı.
Bakkal çakkal: Bakkal, kasap, manav gibi esnaf için küçümseme yollu kullanılır.
Bakkal defteri: Düzensiz, karalanmış, yıpranmış defter.
Baklayı ağzından çıkarmak: Gizli tuttuğu şeyleri açıklamak, söyleyemediği şeyleri sabrı tükenince söylemek.
Baldın çıplak: 1. İşsiz güçsüz (kimse). 2. Serseri.
Bal gibi: Pekâlâ, adamakıllı, çok iyi, gereği gibi.
Balık eti, balık etinde : Şişman değil, ama dolgunca.
Balık istifi: Çok sıkışık , üst üste, kalabalık olarak.
Balık kavağa (kurbağa ağaca) çıkınca : “Olmayacak şeyler olursa” anlamında kullanılır.
Balon uçurmak : Asılsızca haber yaymak.
Batta olmak (birine): Birisinden ısrarla, bıkkınlık verdirecek ölçüde bir şeyler istemek; ona asılmak.
Baltayı taşa vurmak : Farkında olmadan karşısındakini rahatsız edecek, kızdıracak söz söylemek.
Bam teline basmak (dokunmak) (birinin) : Bir kimseyi duyarlı olduğu bir konuda kızdıracak söz söylemek, davranışta bulunmak
Bana (sana, ona) göre hava hoş : “Öyle ya da böyle olması benim (senin, onun) için fark etmez.” anlamında.
Bana mısın dememek : Zorlu bir işe, etkene vb’ye dayanmak, bunlardan hiç etkilenmemek.
Bardağı taşıran son damla : Sonunda insanın sabrını tüketen, olumsuz tepki yaratan söz, davranış vb.
Bardaktan boşanırcasına : (Yağmur için) Çok miktarda, şiddetli.
Barut fıçısı gibi: 1. Her an bir çatışmanın çıkabileceği olasılığı bulunan (yer). 2. Çok kızgın, öfkeli, sert (kimse).
Barut kokusu gelmek (burnuna) : Savaş ya da tehlikeli bir şey olacağını sezmek.
Basamak yapmak (bir şeyi, birini) : Bir kimseden ya da durumdan, daha yüksek bir yere gelebilmek için yararlanmak.
Basıp geçmek: 1. Önündekini geçmek. 2. Ona uğramamak. 3. Ona önem vermemek.
Basıp gitmek : Bir yerden çabucak ayrılmak, uzaklaşmak.
Basireti bağlanmak : Olabilecekleri sezdiği halde uygun biçimde davranamamak.
Baskına uğramak : 1. Düşmanın ani ve beklenmedik saldırısına uğramak. 2. Suçüstü yakalanmak. 3. Bir doğa afetinden büyük ölçüde etkilenmek.
Baskın çıkmak (birinden, bir şeyden): Ondan üstün olmak, onu geride bırakmak.
Baskın yapmak : 1. Bir kimseyi suçüstü yakalamak İçin bulunduğu yere ansızın girmek. 2. Düşmana beklemediği bir anda saldırı düzenlemek. 3. Haber vermeden konuk gitmek, ziyrete gitmek.
Bastığı yerde ot bitmemek: Gittiği yere uğursuzluk götürmek; çok şanssız olmak.
Bastığı yeri bilmemek: Sevinç, heyecan, vb. etkisiyle davranışlarını denetleyememek, şaşırmak, ne yaptığını bilememek.
Baston yutmuş gibi (yürümek): Sallanmadan, dimdik (yürümek).
Başa baş : Eşit, denk, aynı.
Başa çıkarmak (bir işi) (birini) : 1. Bir işi sona erdirmek. 2. Onu çok şımartmak.
Başa çıkmak (biriyle); Ona gücünü kanıtlamak, istediğini yaptırabilmek.
Başa geçmek: 1. Yönetici mevkiine geçmek, yönetimde en üst yeri almak. 2. önem bakımından ilk sıraya geçmek.
Başa (bir şey) gelmek : Kötü bir durumla karşılaşmak.
Başa güreşmek: 1. Yağlı güreşte; güreşçiler, başpehlivanlık sanını kazanmak için yarışmak. 2. En üstün dereceyi almak için mücadele etmek.
Baş ağrıtmak : Çok konuşarak dinleyenlere bıkkınlık vermek.
Baş aşağı: 1. Başı yere yönelik biçimde. 2. Başından aşağıya (yere) doğru.
Baş aşağı gelmek : 1. Tepesi üstü düşmek. 2. Bütün işleri alt üst olmak.
Baş aşağı gitmek: Durumu gittikçe kötüleşmek, sürekli kötüye gitmek.
Baş baş : Küçük çocukların “Allaha ısmarladık” anlamında ellerini başlarına götürmelerini sağlamak için söylenen söz.
Baş başa : Birlikte, beraberce; kafa kafaya.
Baş başa vermek : Görüş alışverişinde bulunmak amacıyla bir araya gelmek, bir iş için güçlerini birleştirmek; kafa kafaya vermek
Baş belası: Sürekli rahatsız eden ve bir türlü kurtulunamayan (kimse, şey); başının derdi.
Baş döndürücü : 1. (Hız ve sürat için) Olağanüstü. 2. Baygınlık veri ci. 3. Korku verici, korkutucu. 4. Sarhoş edici. 5. Çok büyük, büyük hayranlık uyandıran.
Baş edememek (bir şeyle, biriyle) : 1. O işi başaramamak; o işin üstesinden gelememek. 2. O kimsenin söz ve davranışlarını düzeltememek
Baş eğmek (birine) : Güçlü, sözü geçer bir kimsenin buyruğuna uymayı kabul etmek. (Kars. Boyun eğmek.
Baş etmek (bir şeyle) (bir kimseyle) : Onu yenmeye gücü yetmek, o konuda başarı kazanmak.
Baş göstermek : 1. Ortaya çıkmak, belirmek, gözükmek. 2. (Güneş için) Doğmak.
Baş göz etmek (birini) : Onu evlendirmek, evermek.
Baş göz olmak : Evlenmek, evlendirilmek.
Başı ağrımak : Bir işi, kararı vb. nedeniyle sorumlu olmak; bu konulardaki olumsuzluklardan etkilenmek, üzülmek.
Başı altından çıkmak (birinin) : Kötü bir durum onun tasarım ve girişimiyle meydana gelmek; kafasının altından çıkmak.
Başı belada olmak : Büyük bir felaketle, sıkıntılı bir durumla karşı karşıya olmak.
Başı belaya girmek : Üzücü, tehlikeli bir durumla karşılaşmak.
Başı boş bırakmak (birini) (bir şeyi) : Onu denetlemeyip kendi haline bırakmak.
Başı boş kalmak : Denetim altında bulunmamak, karışanı görüşeni olmamak.
Başı (baş) çekmek: 1. Bir işte ön ayak olmak, bir işin yapılmasında öncü olmak. 2. Halayın başında bulunup oyunu yönetmek.
Başı dara düşmek (başı daralmak) : 1. Sıkıntılı bir durum içinde olmak. 2. Paraca darlığa düşmek.
Başı darda (kalmak, olmak) : Sıkıntı içinde (olmak).
Başı derde girmek (düşmek) : Üzücü, sıkıntı verici bir durumla karşılaşmak.
Başı dik (dimdik, alnı açık) ; Onurlu; onurlu biçimde.
Başı dertte (olmak) : Sıkıntılı, tehlikeli bir durum içinde (olmak).
Başı dinç (olmak): Herhangi bir kaygısı/sorunu olmayan (olmamak) huzur içinde yaşayan (yaşamak).
Başı dönmek: 1. Dengesini yitirip düşecek gibi olmak. 2. Kötü bir şey karşısında bunalmak, sıkılmak. 3. Görkemli, ilk kez görülen bir şey karşısında şaşırıp kalmak. 4. Ulaştığı zenginlik ya da mevki nedeniyle şımarıkça davranışlarda bulunmak.
Başı dumanlı: 1. (Dağ için) Tepesini, doruğunu sis bürümüş. 2. İçkiden sarhoş olan ya da sevgi nedeniyle kendinden geçen (kimse); kafası dumanlı. 3. Açık seçik düşünebilecek, karar verebilecek, durum da olmayan (kimse)
Başı eğik (olmak, kalmak): Söz söyleyemez, direnemez, mahcup durumda (olmak); kafası eğik.
Başı göğe ermek (değmek) : Beklenmedik bir anda büyük bir mutluluğa kavuşmak; bundan ötürü çok böbürlenmek. (Kimi zaman alay yolu kullanılır.)
Başı hoş olmamak (bir şeyle), (biriyle) : 1. Ondan hoşlanmamak. 2. O kimseyle arası bozuk olmak; kafası hoş olmamak.
Başı için (birinin) : Değer verilen kişinin hayatı söz konusu edilerek kullanılan ant ya da yalvarma sözü.
Başı kabak: 1. Saçları dökülmüş. 2. Başında şapka, başörtüsü vb. olmayan.
Başı kalabalık olmak: Yanında iş, konuşma vb. nedenlerle birçok kimse bulunmak.
Başı kazan gibi olmak : 1. Gürültü, vb’den çok rahatsız olmak. 2. Çalışmak vb’den dolayı zihinsel yorgunluk duymak; kafası kazan gibi olmak.
Başımla beraber : Memnuniyetle, seve seve, hiç rahatsız olmaksızın.
Başına bela etmek (birini, bir şeyi) : Onu kendisine sıkıntı verecek bir durumu getirmek; o şeyin kendisini tedirgin edecek duruma gelmesine neden olmak.
Başına bela kesilmek : Bir kimse ya da şey, sıkıntı verecek, dert olacak duruma gelmek.
Başına bela olmak : Bir şey ya da kimse sıkıntı verir duruma gelmek.
Başına bela sarmak : Birisine bir şeyi musallat etmek, o şeyin onu rahatsız etmesine yol açmak.
Başına belayı satın almak : Rahatsız edici, üzücü olduğu sonradan anlaşılan bir işe kendi isteğiyle girişmiş olmak.
Başına bir şey (bela, hal, İş, kaza vb) gelmek : Kötü bir duruma düşmek, istenmeyen bir durumla karşılaşmak.
Başına bitmek (birinin) : İstemediği halde yanına gelip bir türlü oradan ayrılmamak, ısrarlı isteklerde bulunmak.
Başına buyruk : 1. Hiç kimseden izin almak gereğini duymadan, istediği gibi davranan. 2. özgür, bağımsız (bir biçimde).
Başına çalmak (bir şeyi) : 1. Bir şeyle vurmak. 2. Bir şeyi öfkeyle geri vermek; kafasına çalmak.
Başına çıkarmak (birinin) : Onu çok şımartmak; tepesine çıkarmak.
Başına çıkmak: Birinin hoşgörüsünü, yakınlığını fırsat bilip şımarıkça davranmak; tepesine çıkmak.
Başına çorap örmek : Birini kötü duruma düşürmek için gizli plan hazırlamak; çorap örmek.
Başına dikilmek : Başucunda durmak, rahatsız etmek; tepesine dikilmek.
Başına iş açmak : Zor, zorunlu bir işe kendi isteğiyle girişmek.
Başına kakmak : Yaptığı iyiliği, iyilik yaptığı kimsenin yüzüne karşı söyleyerek onu incitmek; kafasına kakmak.
Başına kalmak : Bir işin yapılması, bir kimsenin bakımı, ağırlanması onun görevi olmak.
Başına vur, ağzından lokmasını al: Uysal, boyun eğen (kimse).
Başından atmak (defetmek) (birini) (bir şeyi) : 1. Rahatsızlık veren, artık sıkıcı olan bir kimseyle ilişkiye son vermek. 2. Yapılması güç olan ya da çok zaman alacak olan bir işi bırakmak.
Başından büyük işlere girişmek (kalkışmak) : Bilgi, beceri ve yetkisini aşan işleri yapmak istemek, bunlara yeltenmek.
Başından geçmek:Söz konusu olayı (olayları) yaşamış olmak; söz konusu durumla daha önce karşılaşmış olmak
Başından (aşağı) kaynar su (sular) dökülmek : Üzücü, utandırıcı bir olay, durum karşısında büyük bir sıkıntı duymak; vücudunu sıcak bir ter basmak; kafasından kaynar su dökülmek.
Başından savmak (bir şeyi, bir kimseyi) : Onu herhangi bir bahane ile uzaklaştırmak.
Başında olmak (bir durum birinin) : Aynı sıkıntılı durumu yaşamakta olmak.
Başında paralansın (parçalansın) : Yapılan bir iyilik çok söylendiğinde ya da pek bir işe yaramadığında, o iyiliğin artık istenmediğini belirten söz; kafasında paralansın.
Başını ağrıtmak : 1. Gereksiz, yersiz sözlerle bunaltmak. 2. Tedirgin etmek, uğraştırmak, can sıkmak; kafasını ağrıtmak.
Başını (baş) alamamak (bir şeyden): O şeyden kendisini bir türlü kurtaramam ak.
Başını alıp gitmek (kaçmak, savuşmak): 1. Hiç kimseye danışma dan, haber de vermeden bulunduğu yerden uzaklaşmak. 2. (Fiyat, ücret, faiz vb) Gittikçe artmak, yükselmek.
Başını (başında) beklemek: Bir kimseyi, şeyi korumak, gözetlemek
Başını belaya (derde) sokmak (salmak) : Hiç gereği yokken bir kimseyi sorumlu kılan, başını ağrıtan bir duruma itmek..
Başını boş bırakmak: Bir şeyi ya da kimseyi kendi haline bırakmak; denetim altına tutmamak.
Başını dinlemek : Kalabalıktan, gürültüden uzak, sessiz sakin bir yerde dinlenmek; kafasını dinlemek.
Başını döndürmek : 1 .(Korku, içki, tütün vb) Baygınlık vermek, bayılacak duruma getirmek. 2. Çok beğenmek, büyük bir ilgi duymak.
Başını ezmek: Birisini bir daha kötülük yapamayacak duruma getirmek, yok etmek; kafasını ezmek.
Başını gözünü yarmak : Bir işi istenildiği gibi yapmamak; o işi kusurlu, eksik bir biçimde yapmak; kafasını gözünü yarmak.
Başını (bir şeyden) kaldırmamak (kaldıramamak) : 1. Bir işi yaparken hiç ara vermemek, o işin gidişini bozacak başka bir iş yapmamak; kafasını kaldırmamak. 2. Hasta bir türlü iyileşip ayağa kalkamamak; kafasını kaldırmamak.
Başını kaşımaya vakti olmamak (başını kaşıyacak durumda olmamak) : İşleri çok ve sıkışık durumda olmak; kafasını kaşımaya vakti olmamak.
Başının altından çıkmak (bir şey, birinin): Kötü bir şey birinin, kurnazca hazırladığı bir plana göre yapılmak; kafasının altından çıkmak.
Başının çaresine bakmak: İçinde bulunduğu güç durumdan kendi olanaklarıyla kurtuluş yolu aramak.
Başının derdi: (özellikle çocuklar için sitem yollu söylenir) Çok rahatsızlık veren, eziyet eden; baş belası.
Başının etini yemek : Birisinden ısrarla, bıkkınlık verecek ölçüde bir şeyler istemek; kafasının etini yemek.
Başını şişirmek : Çok konuşmak ya da gürültü vb. ederek başının ağrımasına yol açmak; kafasını şişirmek.
Başını taşa (taştan taşa) vurmak : Bir fırsatı kaçırınca ya da başarısızlığa uğrayınca çok üzülmek, kafasının taştan taşa vurmak.
Başını yakmak (birinin) : Onu tehlikeli bir duruma sokmak, zarar sokmak
Başını yemek (birinin): 1. Bir kimsenin tehlikeli, güç bir duruma düşmesine yol açmak. 2. Öldürmek, ölümüne yol açmak.
Başın (başınız) sağ olsun: Bir yakını ölmüş kimseye söylenen teselli sözü.
Başı önünde: 1. Terbiyeli, uslu (kimse). 2. Utangaç, mahcup (kimse).
Başı sıkışmak (sıkılmak) : Herhangi bir güçlükle karşılaşmak.
Başı sonu belli değil: Çok düzensiz, karmakarışık.
Başı (başı beyni) şişmek: Gürültü, yorgunluk vb.den çok rahatsız olmak; kafası şişmek.
Başı tutmak: Gürültü, fazla konuşma, üzüntü ya da başka bir nedenle başı ağrımaya başlamak; kafası tutmak.
Başı yerine gelmek : Kafası dinlenmiş, yorgunluğu gitmiş olmak; kafasın yerine gelmek.
Başı yukarda : Onurlu, kibirli, kendini beğenmiş (kimse). (Karş. Burnu havada)
Baş kaldırmak (bir şeye, birine) : Ayaklanmak, isyan etmek, karşı gelmek.
Baş koymak (bir şeye): Bir ülkü, amaç uğruna ölümü bile göze alıp uğraşmak.
Baş tacı etmek (birini): Ona büyük saygı göstermek, değer vermek.
Başta gelmek: En ön sırada olmak, üstün durumda bulunmak; önde gelmek.
Başta gitmek : En ileri, en üstün, durumda bulunmak.
Baştan aşağı (Baştan ayağa): Başından sonuna kadar; bütünüyle; tepeden tırnağa.
Baştan başa : Bütünüyle, her yönüyle, iyice, bir uçtan öbür uca kadar.
Baştan çıkarmak (birini) : Onu etkileyerek kötü yola sürüklemek, doğru yoldan saptırmak; ayartmak.
Baştan çıkmak: Yasa dışı, ahlak dışı yollara sapmak;, kotu insan olmak.
Baştan savma (iş): Özen göstermeden, gelişigüzel bir biçimde yapılan (iş).
Belasını aramak : Kendisi için tehlikeli bir durum yaratmak.
Belasını bulmak : Yaptığı kötülüklerin karşılığını bulmak, cezasını çekmek.
Belaya çatmak : Tedirgin edici bir durumla ya da kavgacı biriyle karşılaşmak.
Bel bağlamak (birine, bir şeye): Ona güvenmek, inanmak.
Belge almak : İki yıl aynı sınıfta üst üste kalan öğrenci, okuldan uzaklaştırılmak.
Beli bükülmek : Yaşlılık nedeniyle bir iş yapamaz duruma gelmek.
Belini bükmek (bir şey, bir kimse birinin): O, söz konusu kimsenin çaresizlik içinde kıvranmasına yol açmak
Belini doğrultmak: İşlerini düzene koymak (Kars. (İşi) yoluna koymak.)
Belini kırmak: 1. Fena halde dövmek. 2. Hırpalamak, bir şey yapamaz duruma getirmek. 3. Bir işin en güç kısmını yapıp bitirmek, kolaylaştırma
Belirli / belli belirsiz: Çok az belli olan, zorlukla seçilebilen.
Belli başlı: 1. En önemli, başlıca. 2. Belirli.
Bel vermek: 1. (Duvar için) Ortası kamburlaşmak. 2. (Tavan için) Aşağı doğru sarkmak.
Benden günah gitti (Benden söylemesi) : “Ben görevimi yaptım, gerekeni söyledim; bundan sonrası için sorumluluk kabul etmem.” anlamında
Benden sonra tufan : Kendinden sonrakileri, sonra olacakları düşünmeyen kimsenin tutumunun yanlışlığını belirtmek için söylenir
Benden uzak olsun da, Mısır’a sultan olsun : “Söz konusu kimse, nerede, hangi mevkide olursa olsun, yeter ki benden uzakta bulunsun.” anlamında.
Bende (sende, onda) o göz var mı? : Bunlara inanacak kadar saf mıyım? (saf mısın?) , (saf mı?).” anlamında.
Ben derim bayram haftası, o anlar mangal tahtası: “Benim söylediklerimden bambaşka şeyler anlıyor, anlamlar çıkarıyor.” anlamında.
Ben diyorum hadımım, o diyor (soruyor) oğul uşaktan neyin var (çoluk çocuktan ne haber?) : “Ben gücüm olmadığını, bu işi yapamayacağımı söylüyorum; o hâlâ benden yardım istiyor, birtakım işler yapmamı umuyor.” anlamında.
Benim diyen : Kendine çok güvenen (insan).
Benim oğlum bina olur, döner döner yine okur: Hiçbir sonuca varmadan aynı şeyleri yineleyip duran kimse için alay yollu söylenir.
Benzi atmak (uçmak) : Korkudan ya da heyecandan yüzü sararmak; beti benzi atmak.
Benzi kül gibi olmak : Korkudan yüzünden kan çekilmek, yüzü sapsarı olmak.
Benzine kan gelmek : İyileşmek, canlanmak.
Berabere kalmak: Bir oyunda her iki tarafın da aldığı sayılar eşit olmak, yenişememek.
Bereket versin (bereket ki, bereket versin ki) : -1. “Tanrıya şükür ki.” anlamında yaşanılan kötü bir durum için söylenir. -2. “Tanrı size bol para versin.” anlamında iyi dilek sözü.
Besledik büyüttük danayı, (şimdi) tanımaz oldu anayı: “0 kimseyi biz yetiştirdik, bu hale getirdik, şimdi yüzümüze bile bakmıyor.” anlamında.
Beş aşağı beş yukarı: Yaklaşık olarak; üç aşağı beş yukarı.
Beş beter: Çok kötü.
Beşik kertme nişanlı (beşik kertiği) : Daha beşikte iken ailesi tarafın dan nişanlanmış.
Beşinci kol: Düşmanla iş birliği yaparak ülkeyi içten çökertmeye çalı şan örgüt.
Beş kardeş (yemek): Tokat (yemek).
Beşlik simit gibi kurulmak: Önemli bir kişiymiş gibi kasılarak oturmak.
Beş para etmez : “Hiçbir değeri yoktur.” anlamında.
Beş paralık etmek (birini) : Ayıplarını söyleyip onu küçük düşürmek.
Beş paralık olmak: Ayıpları ortaya döküldüğü için küçük düşmek.
Beş parasız : Yoksul, parasız.
Bet bet bakmak: Kötü bir şey yapacakmış gibi bakmak.
Beterin beteri: En kötü sanılandan daha kötü olan şey için söylenir.
Beti benzi kalmamak (atmak, uçmak, kireç kesilmek): Korku, üzüntü vb. nedeniyle yüzünden kan çekilmek; benzi atmak.
Beti bereketi olmamak (kaçmak) : -1. Yiyecek çabuk tükenir olmak. -2. Paranın satın alma gücü düşmek
Bey devesi (danası) gibi yan gelip geviş getirmek : Hiçbir işe el sürmeden keyfince yiyip içmek, yaşamak.
Bey gibi yaşamak: Bolluk içinde yaşamak.
Beyhude yere : Boş yere, gereği yokken, boşu boşuna; yok yere.
Beyin göçü: Özellikle az gelişmiş bir ülkenin yetişmiş, nitelikli bilim adamlarının çalışmak üzere gelişmiş ülkelere gitmesi olgusu.
Beyin yıkamak : Çeşitli yöntemler uygulayarak birisini belirli bir düşünceyi benimsemeye zorlamak.
Beyin yormak : Bir konu üzerinde çok düşünmek; kafa yormak.
Beylik söz: Herkesçe kullanılan, basmakalıp söz.
Beyni atmak: Çok kızmak; tepesi atmak.
Beyni bulanmak (uyuşmak): Sersemlemek, sağlıklı düşünemez duruma gelmek.
Beyninden vurulmuşa dönmek : Kötü bir haber alıp, hiçbir şey düşünmeyecek duruma gelmek.
Beyni sulanmak : Bunamak, sağlıklı düşünebilme gücünü yitirmek.
Bezginlik gelmek (birine bir şeyden) : 0 şeyden yorulmak, bıkmak, usanmak.
Bıçak kemiğe dayanmak : Sıkıntı, zahmet, artık dayanılamayacak bir duruma gelmek.
Bıçak sırtı: -1. Çok az (fark, zaman), -2. Çok yakın (aralık).
Bıkkınlık gelmek (birine) : Ondan bıkmak, usanmak, bunalmak.
Bıkkınlık vermek (bir şey birine) : Bir şeyi tekrarlaya tekrarIay karşısındakini usandırmak.
Bıyığı (bıyıkları) terlemek : Bıyığı yeni çıkmaya başlamak.
Bıyık altında gülmek : Birinin içinde bulunduğu duruma alay ederek, belli etmeden gülmek.
Bıyık bırakmak : Bıyıklarını kesmeyip uzatmak.
Biçilmiş kaftan : Bir işe, kimseye en uygun , en elverişli olan.
Bildiğinden şaşmamak: Hiçbir şeyden etkilenmeyip, doğru saydığı davranışını sürdürmek. (Kars. Gürültüye pabuç bırakmamak.
Bildiğini okumak (yapmak): Başkalarının sözüne kulak asmadan istediği gibi davranmak.
Bile bile : Bilerek, isteyerek; kasıtlı olarak, kasten.
Bile bile lades : Aldandığını bildiği halele hiç itiraz etmeme, bunu kabul etmiş görünme.
Bileğine güvenmek : Kendi gücün, bilgisine, yeteneğine güvenmek,
Bileğinin hakkıyla : Kendi çalışması ve gücüyle.
Bilincine varmak (bir şeyin) : O şeyi iyice anlamak, kavramak; gerçekliğini görmek.
Bilir bilmez: Yarım yamalak bilerek; eksik bilgi ile.
Bilmezlikten (bilmemezlikten) gelmek: Bilmiyor görünmek.
Bilmiyorsun (bilmediğin) bu boku, git mektebinde oku : “Mademki bu şeyi bilmiyorsun, niçin uğraşıp duruyorsun? Bari öğren, sonra gel, uğraş.” anlamında
Binde bir: Çok seyrek olarak; nadiren.
Bin dereden su getirmek : Birini kandırmak için bir yığın gerekçe ileri sürmek, aldatıcı sözler söylemek; kırk dereden su getirmek
Bindiği dalı kesmek: Yarar sağladığı bir şeyi ortadan kaldırmak, kendisi için zararlı duruma getirmek.
Bini aşmak : Çok fazla olmak.
Bini bir paraya : Pek çok, bol.
Binin yarısı beş yüz (o da bizde yok) : “Tasalanmana gerek yok.” anlamında avutma sözü.
Bin kat: Başka şeyle karşılaştırılamayacak ölçüde çok.
Bin pişman olmak: Yaptığı şeyden çok pişman olmak.
Bin tarakta bezi olmak : Çok şeyle uğraşma
Bin yaşa : Çok yaşa anlamında.
Bir abam var atarım nerede olsa yatarım : “Yalnız yaşayan bir kimseyim, basit bir yaşama tarzım vardır, her yerde kalabilirim.” anlamıda.
Bir ağızdan : Hep birlikte, beraberce.
Bir âlem : Kendine özgü şaşırtıcı nitelikleri olan
Bir an önce (evvel) : Olabildiğince çabuk.
Bir ara (aralık) : 1. Bir süreç içindeki kısa bir süre; 2. Eskiden, eski bir zamanda.
Bir araba laf: Bir yığın gereksiz, yersiz söz.
Bir araya gelmek : Toplanmak; buluşmak.
Bir araya getirmek: 1. Derlemek, toplamak. 2. Birleştirmek.
Bir arpa boyu yol gitmek : Önemsiz denecek kadar az ilerleme sağlamak.
Bir aşağı bir yukarı (dolaşmak, yürümek) : Amaçsızca, bir yerde oradan oraya (dolaşmak, yürümek vb.)
Bir atımlık (atım) borutu olmak (kalmak) : Bir konuda yapabileceği pek az şey kalmak; gücü, olanakları tükenmeye başlamak
Bir ayağı çukurda (olmak) : Çok yaşlanmış (olmak); ölüme epeyce yakın (olmak).
Bir bakıma : Değişik bir görüşe göre, başka bir yönden bakılırsa.
Bir baltaya sap olmak : Belirli bir iş tutmak, bir meslek sahibi olmak.
Bir bardak suda fırtına koparmak : Önemsiz denecek kadar küçük bir sorunu büyütüp, kavga konusu yapmak
Bir başına : Yalnız olarak, yanında hiç kimse bulunmadan.
Bir baştan (uçtan) bir başa (uca) : Bir yerin bir sınırından öbür sınırına kadar.
Bir ben bilirim, bir de Allah : “Çektiğim sıkıntı ve üzüntüleri ben ve Allah’tan başka kimse bilmez.” anlamında
Bir bildiği olmak : Kendine göre bir düşüncesi olmak.
Bir bir: Teker teker, ayrı ayrı.
Birbirine düşmek : Aralarında anlaşmazlık çıkmak.
Birbirine girmek: 1. Kavga etmek. 2. Heyecanla oraya buraya koşuşmak.
Birbirinin gözünü oymak : Aralarındaki geçimsizlik nedeniyle kavga etmek.
Birbirini yemek : Sürekli kavga etmek, anlaşmazlık içinde olmak.
Bir bu eksikti: “Dertler, sorunlar yetmiyormuş gibi şimdi bir de bu çıktı.” anlamında.
Bir çırpıda : Çabucak, çok kolay biçimde.
Bir çift söz : Birkaç söz.
Bir çuval inciri berbat / murdar etmek : Yolunda giden bir işi, yanlış bir hareketle ya da sözle bozmak.
Bir dediği bir dediğini tutmamak : Söyledikleri birbirine uymamak, tutarsız konuşmak.
Bir dediğini (söylediğini) iki etmemek (ikiletmemek): Onun her istediğini yerine getirmek.
Bir dediği iki olmamak (edilmemek): Her isteği yerine getirilmek
Bir dereceye kadar: Makul bir ölçüye kadar, belli bir noktaya kadar; nispeten.
Bir deri bir kemik (kalmak) : Vücutça çok zayıf (düşmek), zayıflamış (olmak).
Bir dirhem bal için bir keçiboynuzu çiğnemek : Faydası az zahmeti çok bir işle uğraşmak.
Bir dizi: Birçok, bir yığın.
Bir dokun bin ah işit / dinle: “İnsanların dertlerini biraz deşmeye gör; hemen her türlü şikâyetlerini dile getirirler.” anlamında.
Bir dostluk kaldı: Satıcıların malları azaldığı zaman kullandıkları özendirme sözü.
Bire bir (gelmek): (İlaç için) Kesin ve etkili (olmak).
Bir elin beş parmağı gibi: Birbirinden hiç ayrılmayan; aralarında her hangi bir ayırım gözetilmeyen (kimseler)
Bir eli yağda bir eli balda (olmak) : Zenginlik, bolluk içinde (olmak).
Bire (beş, on, yüz…) vermek : (Buğday, arpa, nohut, fasulye gibi ürünler için) Toprak atılan tohumun belli bir katı kadar ürün vermek.
Bir günden bir güne : Hiçbir zaman.
Bir güzel: Çok iyi, iyice, güzel bir biçimde.
Bir hal olmak : 1. Bir şeyi çok yapmaktan usanmak, bıkmak; fenalık gelmek. 2. Davranışlar, huyu değişmek. 3. Bir kazaya uğramak, ölmek.
Bir hayli: Oldukça çok, epeyce.
Bir hiç uğruna : Amaçsızca, boşu boşuna.
Bir hoş : 1. Tatlı bir hoşluk içinde olan. 2. Garip, yadırgatıcı, tuhaf.
Bir içim su : Çok güzel (kadın, kız).
Bir iğne bir iplik kalmak : Bir üzüntü, hastalık vb. nedeniyle çok zayıflamak.
Bir iki demeden (derken) : Karşısındakine vakit bırakmadan, hiçbir şekilde duraksamadan.
Bir kalemde : Toptan, bir işlemde.
Bir kapıya çıkmak : Hepsi aynı sonuca varmak, aynı anlama gelmek; aynı kapıya çıkmak.
Bir kaşık suda boğmak (birini) : Bir kimseye çok kızmak; kin duymak.
Bir kenara bırakmak (bir şeyi): Orta Önem vermemek, onu dikkate almamak.
Bir kenara çekilmek : İlgisini kesmek; sorumluluk almamak.
Bir kere : Aslında, gerçekte.
Bir kıyamettir gitmek (kopmak): Çok fazla gürültü, patırtı, telaş olmak.
Bir kol çengi: Esprili söz ve davranışlarıyla çevresine neşe saçan kimseler için söylenir.
Bir kofluğa iki karpuz sığdırmak : Aynı zaman içinde iki işi birden yapar durumda olmak
Bir köroğlu bir ayvaz: Kan kocanın çocuklarının olmadığını, yalnız yaşadıklarını belirtmek için söylenir
Bir köşeye ayırmak (atmak, koymak) (bir şeyi): Bir şeyi gerektiğin de kullanmak üzere bir yere koymak, biriktirmek, saklamak.
Bir köşeye çekilmek: Etkin görevi bırakmak. (Kars. İnzivaya çekilmek.)
Bir kulağından girip öteki (öbür) (bir) kulağından çıkmak : Söylenilenlere önem vermemek, hiç uymamak, onları dikkate almamak
Bir lokma bir hırka : Azla yetinmeyi, dervişçe yaşamayı anlatan haya) görüşü.
Bir paralık etmek (birini): Onu utanılacak bir duruma düşürmek, rezil etmek; beş (on) paralık etmek.
Bir paralık olmak : Değersiz, onursuz, kötü duruma gelmek; beş (on) paralık olmak.
Bir pire için yorgan yakmak: Küçük bir zarardan kurtulmak için çok büyük bir zararı göze almak.
Bir punduna getirmek : Bir iş için en uygun durum ve zamanı yoklamak; punduna getirmek.
Bir saati bir saatine uymamak: Tutum ve davranışları sürekli değişmek, tutarsız olmak; saati saatine uymamak
Bir sıkımık canı olmak : Kısa boylu, cılız ve güçsüz olmak.
Bir sürü : Çok sayıda, pek çok, birçok.
Bir şeyciği kalmamak: İyileşmek, iyi lmak.
Bir şeye benzememek : İşe yarar, beğenilirve istenir durumda olmamak.
Bir şeyler (şey) olmak : 1. Huy ve davranışları değişmek. 2. Fenalık gelmek, bayılacak gibi olmak. 3. Herhangi bir kötü durum başından geçmek
Bir tahtası eksik : Pek akıllı olmayan, delice İşler yapan (kimse); tahtası eksik.
Bir taşla iki kuş vurmak : Bir davranışla, yararlı iki sonuç elde etmek.
Bir tek atmak : Bir kadeh içki içmek
Bir temiz : Adamakıllı, iyice, güzelce.
Bir tuhaf: Garip, alışılmadık, yadırgatıcı (biçimde).
Bir tuhaf olmak : Üzülmek, yadırgamak, ne yapacağını bilememek.
Bir tuhaflığı olmak: Kendini iyi hissetmemek, rahatsızlığı olduğunu anlamak.
Bir tutmak (görmek) : Aynı derecede görmek, farksız olduğunu kabul etmek, eşit saymak.
Bir türlü : 1. Ne yapıp yapıp; hiçbir biçimde. 2. (Yinelemeli biçimde) Bir eylemin yapılması ile yapılmamasının aynı derecede tedirginlik verici olduğunu belirtir. 3. Bir başka çeşitten
Bir vakitler (bir vakit) : Vaktiyle, eskiden, geçmiş zamanda; bir zamanlar.
(Biri, bir şey) bir yana, dünya bir yana : Bir kimseye ya da şeye aşırı ölçüde değer verildiği zaman kullanılır
Bir yastığa baş koymak : (Bir erkek bir kadın) Evli olmak, hayatını evli olarak sürdürmek.
Bir yaşına daha girmek : Şaşılacak yepyeni bir durumla karşılaşmak.
Bir yerde : Belli bir aşamada, belli bir noktada, bir bakıma.
Bir yığın : Birçok, pek çok, çok miktarda.
Bir yolunu bulmak : Amaca ulaştıracak çareyi, fırsatı, imkânı bulmak.
Bir zamanlar (zaman) : Vaktiyle, eskiden, geçmiş zamanda.
Bitkin düşmek : Çok yorulmak ; halsiz düşmek.
Boca etmek (bir şeyi) : Onu birdenbire ters çevirip içindekileri boşaltmak.
Boğaz boğaza gelmek : Kavga etmek; gırtlak gırtlağa gelmek.
Boğazı kurumak :,Çok konuştuğu için su içmek gereksinmesini duymak; damağı kurumak.
Boğazına basmak : Birini bir işi yapması için zorlamak; gırtlağına basmak.
Boğazına dizilmek (boğazından geçmemek) : İştahsızlık vb. nedenlerle yemeğin tadına varamamak.
Boğazına düğümlenmek ; Heyecan, korku, vb. yüzünden söyleyeceklerini söylememek.
Boğazına düşkün : Yemeği ve içmeyi çok seven (kimse); gırtlağına düşkün.
Boğazına kadar borca girmek: Çok borçlanmak ; gırtlağına kadar borca girmek.
Boğazına sarılmak : Kavgaya girişmek, peşini bırakmamak; gırtlağına sarılmak.
Boğazından kesmek: Para arttırmak için yiyeceğinden kısıntı yapmak; gırtlağından kesmek.
Boğaz kavgası: Geçimini sağlamak için uğraşma.
Boğaz tokluğuna (çalışmak) : Sadece karnını doyurma karşılığında (çalışmak).
Boğuntuya gelmek : Aldatılmak, kandırılmak
Boğuntuya getirmek : Şaşırtma yoluyla birisine yüksek fiyatla mal satmak ya da düşünmesine fırsat vermeden bir şeyi kabul ettirmek.
Bohçasını koltuğuna vermek : Kovmak, defetmek, işine son vermek.
Bol keseden: Ölçüsüz olarak.
Bol keseden atmak : Yerine getirilmesi güç vaatler bulunmak.
Bombardıman etmek (birini) : Bir kimseye ağır sözler söylemek.
Borca batmak: Borcu çok olmak. Borca girmek, borçlanmak.
Borç bilmek (bir şeyi): Bir şeyi yapmayı, kendisi için zorunlu bir görev olarak kabul etmek.
Borç bini aşmak (borç gırtlağa çıkmak): Borç, ödemesi güç bir duruma gelmek.
Borç harç : Borçlanarak, borca girerek.
Borçsuz harçsız : Hiç borca girmeden.
Boru mu (bu)? (boru değil) : “Küçümsenecek, önem verilmeyecek şey değil.” anlamında.
Borusunu çalmak (birinin): Çıkar sağlanan kimsenin hoşuna gidecek, düşüncelerine uygun düşecek davranışlarda bulunmak
Borusu ötmek: Nüfuzu olmak, sözü dinlenmek, sözü geçmek.
Bostan korkuluğu : Görevini yapmayan, etrafına sözünü geçiremeyen kimse.
Boşa çıkmak : Gerçekleşememek, sonuç vermemek; boş çıkmak.
Boşa gitmek: Hiçbir işe yaramadan yok olmak; havaya gitmek.
Boşa koysam dolmaz, doluya koysam almaz: ‘Hiç bir çözüm yolu bulamıyorum.” anlamında.
Boş atıp dolu tutmak (vurmak): 1. Umutsuz gibi görünen bir işten olumlu sonuç almak. 2. Doğruluğuna inanmadan söylenilen sözün doğru çıkması
Boş bulunmak : Dikkatsiz ve dalgın bir durumda bulunmak.
Boş çıkmak : (Umut edilen şey) Gerçekleşememek; boşa çıkmak.
Boş gezenin boş kalfası: İşsiz güçsüz dolaşan kimse için kullanılır.
Boşta kalmak (boşta gezmek); İşsiz güçsüz kalmak.
Boşu boşuna : Hiç gereği yokken, hiçbir kazanç sağlamadan; boş yere.
Boş vermek (bir şeye, birine) : Ona önem vermemek, aldırmamak.
Boş yere : Boşuna, gereksiz yere; boşu boşuna.
Boyacı küpü değil ki (hemen daldırıp çıkarasın) : “Bu iş o kadar olay ve çabuk yapılamaz, belli bir emek ve zamana ihtiyacı vardır.” anlamında.
Boy atmak (boya çekmek): (Çocuk, için) Boyu uzamak, boylanmak.
Boy göstermek : Gösteriş olsun diye ortalıkta görünmek.
Boy bos (pos) : İnsanın boy açısından görünümü.
Boylu boslu (poslu): Boyu uzun, gösterişti; yakışıklı (kimse).
Boylu boyunca : Bütün boyu ile, boyu uzunluğunca.
Boynu bükük : 1. Acınacak, zavallı kimse için söylenir. 2. Acınacak, yardım bekler bir durumda.
Boynu eğri: Bir kimsenin İstediğini yerine getirmek durumunda olan, bu isteği borç bilen.
Boynum kıldan ince : “Haksız olduğum anlaşılırsa, verilecek her ceza ya boyun eğeceğim.” anlamında.
Boynunun borcu : Bir kişinin yapmak zorunda olduğu iş.
Boynuz isterken kulaktan olmak : Daha iyi bir şey elde etmek isterken elindekini de yitirmek.
Boy ölçüşmek (biriyle) (bir şeyle) : Yeterliğini,, üstünlüğünü göstermek için onunla yarışmak.
Boyu boyuna, huyu huyuna uymak : Birbiriyle denk, uyumlu olmak.
Boyu (boyu boşu) devrilsin : “Ölsün.” anlamında beddua.
Boyundan büyük işlere karışmak: Başaramayacağı işlere kalkışmak.
Boyunduruk aftına girmek: Başkasının (başka bir devletin) baskı ve buyruğu altında yaşamak.
Boyun eğmek: Güçlü birinin isteğini zorla ya da istemeyerek kabul etmek.
Boyunun ölçüsünü olmak : Giriştiği bir işte başarısızlığa uğrayıp beceriksizliğini ya da yetersizliğini anlamak
Boy vermek: 1. (İnsan İçin) Suyun derinliğini boyu ile ölçmek. 2. (Bitki için) Gelişmek, uzamak.
Bozguna uğramak (bozgun vermek, bozgun yemek) : Bir karşılaşmada, savaşta yenilip perişan bir duruma düşmek.
Bozuk çalmak: Sinirli, canı sıkkın olduğunu davranışlarıyla göstermek.
Bozuk para gibi harcamak (birini): Bir kimsenin değerini sıfıra indirmek, onu başkalarının yanında küçük düşürmek.
Bozum olmak : Utanacak duruma düşmek
Bozuntuya vermemek : Olup bitenleri anlamamış, görmemiş, söylenenleri duymamış gibi davranmak, durumu İdare etmek.
Böylesine can kurban : “Benzerlerine oranla daha iyi, daha güzel olanlar için her türlü fedakârlığa katlanır.” anlamında.
Bu abdestle çok namaz kılınır: “Küçümsenen bu tutumla, inanışla ya da araçla işler daha çok yürütülür.” anlamında.
Bucak bucak aramak (birini) : Onu her yerde aramak.
Bucak bucak kaçmak (saklanmak) (birinden, bir şeyden): Onunla karşılaşmaktan sakınmak.
Bu gidişle : Bu biçimle, bu tempoyla.
Bu gözle : Bu anlayışla.
Bugünden tezi yok : Hemen şimdi, ilk fırsatta.
Bugüne bugün : Bugünkü ölçülere, değerlendirmelere göre.
Bugünlük yarınlık : Pek yakında olması beklenen şeyler için kullanılır.
Bugün yarın : Bir iki gün içinde.
Bulanık suda balık avlamak: Karışık bir durumdan yararlanıp çıkar sağlamaya bakmak.
Bulantı vermek (bir şey birine) : O şey onu kusacak duruma getirmek, midesini bulandırmak.
Buldukça bunamak: Bulduğuna şükretmemek, daha çoğunu istemek.
Buldumcuk olmak: Eline geçen bir şeyden ötürü fazlaca sevinmek.
Bulunmaz Hint (Bursa) kumaşı mı? : “Az bulunur, çok değerli bir şey ya da kimse değil ya!” anlamında alay yollu söylenir
Bulup buluşturmak: Ne yapıp yapıp bulmak, büyük bir çaba sonucu sağlamak.
Bulut gibi: 1. (Sinek vb için) Yoğun. 2. Aşırı ölçüde (sarhoş).
Buluttan nem kapmak : En küçük bir şeyden bile alınmak, çok alıngan olmak.
Bundan böyle : Bundan sonra.
Bundan iyisi can sağlığı: “Bundan daha iyisi olamaz.” anlamında.
Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu : “Sözleri ve davranışları birbirini tutmuyor.” anlamında.
Bununla birlikte (beraber): 1. Buna bağlı olarak. 2. Şu da var ki, ayrıca.
Burnu bile kanamamak : Büyük bir kazayı herhangi bir yara bere almadan atlatmak.
Burnu büyümek : Kendini büyük biri olarak görmeye başlamak; başkalarını beğenmemek.
Burnu havada (burnu büyük, burnu Kaf dağında): Kibirli, herkese yukarıdan bakan kimse için söylenir.
Burnundan (fitil fitil) gelmek : Elde ettiği güzel bir şey, sonradan olan tatsızlıklar nedeniyle kendisine zehir olmak; ağzından burnundan gelmek
Burnundan getirmek: Birini bir şeyi yaptığına yapacağına pişman etmek; ağzından burnundan getirmek.
Burnundan kıl aldırmamak: Kendisine hiçbir söz söyletmemek, huysuz ve gururlu olmak, eleştiriye tahammülü olmamak.
Burnundan solumak : Çok öfkelenmek, sinirlenmek.
Burnunda tütmek (bir şey, yer, kimse) : Onu çok özlemek, istemek, aramak; gözünde tütmek.
Burnunu kırmak : Kibirli bir kimseyi güç duruma sokup, artık büyüklenemez duruma getirmek.
Burnunun dikine (doğrusuna) gitmek : Başkalarının öğütlerine kulak asmayıp kendi bildiği gibi davranmak
Burnunun direği kırılmak : Pis koku yüzünden rahatsız olmak
Burnunun direği sızlamak: Çok üzülmek.
Burnunun ucunu görmemek : Sarhoşluk, dalgınlık nedeniyle basacağı yeri görememek.
Burnunu sokmak (bir şeye) : Kendisini ilgilendirmeyen işe karışmak.
Burnu sürtülmek : Zorunlu, yorucu olaylar yaşamak, bunlardan ders almak.
Burnu yere düşse almaz: Kendini beğenmiş, kibirli kimse için söylenir.
Burun buruna gelmek (biriyle, bir şeyle) : Onunla beklenmedik bir anda karşılaşmak
Burun kıvırmak (bir şeye): Onu beğenmemek, küçümsemek.
Bu yakınlarda : Oldukça yakın bir zamanda, bir yerde.
Buyur etmek (birini) : Konuğu “buyurun” diyerek içeri almak ya da sofraya çağırmak.
Buyurun cenaze namazına : “Bir terslik oldu, artık yapılacak bir şey yok.” anlamında.
Buzdolabına koymak (bir şeyi): Bir sorunun çözümünü ileriki bir tarihe bırakmak. (Karş. Askıya almak.
Buz kesilmek : Üzücü bir olay karşısında donup kalmak.
Buz kesmek: 1. Çok üşümek. 2. Hava çok soğumak.
Buz üstüne yazı yazmak : Süresi ve etkisi pek az olan bir iş yapmak, sözleri etkisiz kalmak.
Bülbül gibi konuşmak (okumak) : Kolaylıkla konuşmak (okumak).
Bülbül gibi söylemek (bir şeyi): Hiçbir şeyi saklamadan, her şeyi söylemek.
Bütün bütüne : Büsbütün, tamamıyla, tamamen.
Büyük görmek (birini, kendini) : Birini ya da kendini yüceltmek, olduğundan üstün tutmak.
Büyük oynamak : 1. Büyük para ile kumar oynamak. 2. Bir işe risklerini, zararlarını göze alarak girişmek.
Büyük (laf, söz) söylemek : Yapıp yapamayacağı belli olmayan bir iş konusunda kesin konuşarak övünmek.
Büyümüş de küçülmüş : Konuşmaları, davranışları büyüklere benzeyen çocuk için söylenir.
C HARFİ İLE, BAŞLAYAN DEYİMLER
C Harfi ile Başlayan Deyimler
Cadı kazanı (gibi): Fesadın ve dedikodunun çok olduğu, herkesin birbirine düştüğü, türlü düşmanlıkların kaynaştığı, hile ve düzenlerin kurulduğu yer. “Mahalle bir anda cadı kazanı gibi kaynamaya başladı.”
Caka satmak: Çalım satmak, gösteriş yapmak. “Caka satmayı bırak da işine bak.”
Cambul cumbul: Pek sulu, suyu bol (yemek için). “Yemek cambul cumbuldu ama lezzetli olmuştu.”
Can alıcı yer (nokta): Bir şeyin en önemli, en çarpıcı yeri. “İnsan sağlığı, eğitim ve kültür konularının en can alıcı noktası, ekonomidir.”
Can atmak: Çok istemek, çok arzulamak. “Babası ile parka gitmek için can atıyor.”
Can borcunu ödemek: Ölmek. “Beni korkutamazsın, bir can borcum var, onu da öder kurtulurum.”
Cana yakın: Sevimli, sokulgan, insana pek sıcak davranan. “Ne cana yakın bir insanmış meğer.”
Can baş üstüne: İstenilen, arzu edilen şeyin büyük bir memnunlukla yapılacağını anlatır. “Can baş üstüne efendim, kasabaya varınca onu hemen göreceğim.”
Can çekişmek: Ölmek üzere bulunmak. “Yanına vardığımızda hayvan can çekişiyordu.”
Can damarı: Bir şeyin en önemli noktası, en mühim unsuru; bir şeyin yaşaması için en önemli araç. “Babam evin can damarıdır.”
Can damarına basmak: Bir işin en önemli noktası üzerinde durmak, ya da bir şeyin en duyarlı noktasını açığa çıkarmak. “Adamın en sonunda can damarına bastılar, zararı da kendileri gördüler.”
Can dayanmamak: Bir acı, üzüntü, sıkıntı ve istek karşısında direnme gücü kalmamak; dayanıklılığı yitirmek. “Yıllarca uğraşıp didinip yaptığı ev bir anda kül oldu, buna can mı dayanırdı?”
Can düşmanı: Öldürmeyi bile düşünen, aşırı kin ve düşmanlık besleyen, dost olmayan. “Can düşmanları etrafında cirit atıyorlardı.”
Can evi: 1. Yürek. 2. En duyarlı bölge. “Onları can evlerinden vurmaya yemin etti.”
Can evinden vurmak: En etkileyici, en can alıcı yönden saldırmak; bir daha yaşama imkânı kalmayacak şekilde vurmak. “Onları can evinden vurmalıyız ki bir daha bellerini doğrultamasınlar.”
Can havli ile: Ölüm korkusundan kaynaklanan güçlü bir tepkiyle (bir eylem yapmak). “Silâh sesini duyunca can havli ile yerinden fırladı.”
Can kalmamak: Gücü, kuvveti kesilmek; bitkin bir duruma düşmek. “Daha fazla yürüyemeyeceğim, can kalmadı bende, siz gidedurun.”
Can kaygısına düşmek: Her şeyi bırakıp, içine düştüğü tehlikeden varlığını kurtarma ve koruma çabasında olmak. “Ortalık birbirine girip silâhlar patlamaya başlayınca can kaygısına düştü zavallı kadın.”
Can kulağıyla dinlemek: Kendini vererek, büyük bir dikkatle dinlemek. “Babasının söylediklerini can kulağıyla dinlemeye başladı.”
Can pazarı: Herkesin kendi canının kaygusuna düştüğü ve kendi canını kurtarmaya çalıştığı tehlikeli bir durum, yer. “Ortalık toz dumandı; haykırışlar, inlemeler ortalığı çınlatıyordu; insanlar can pazarının tam ortasındaydılar.”
Can sağlığı: Esenlik, kişinin sağlıklı olması. “Ne demeli canım kardeşim, inan bundan ötesi can sağlığı.”
Can sıkıntısı: Yapılacak iş ve bir şeyle oyalanma imkânı bulamamaktan duyulan tedirginlik, içine düşülen bunalım. “Bütün gün evde oturuyor, can sıkıntısından ne yapacağımı bilemiyordum.”
Can vermek: 1. Ölmek. 2. Ruha güç vermek, yaşar duruma getirmek. 3. Bir şeyi çok ister olmak. “Adam bir kurşunda can verdi.”
Can yakmak: 1. Üzmek, acı vermek. 2. Zulmetmek, eziyet etmek. 3. Bir kimseyi büyük zarar ve ziyana sokmak. “Şu hareketlerinle canımı yakıyorsun.”
Can yoldaşı: Yalnızlıktan kurtulmak için birlikte yaşanılan kimse. “Her insanın bir can yoldaşına ihtiyacı vardır.”
Cana can katmak: İnsanda yaşama sevincini artırmak; insana neşe, heves ve iç gücü vermek. “Ah o cana can katan yaylaya bir daha çıkabilsem.”
Cana minnet (bilmek): İhtiyacı olduğu hâlde arayıp da bulamadığı şeylerden saymak. “Yalnızca su mu? Canıma minnet, çabuk ver.”
Canı burnuna gelmek: Bir şey yaparken çok zorluk çekmek, bunalmak. “Kömürü taşıdım ama canım da burnuma geldi.”
Canı (gönlü) çekmek: Bir şeyi istemek, istek duymak, çok arzulamak. “Şimdi o yeşil eriklerden olsa da yesek, öyle de canım çekti ki.”
Canı çıkmak: 1. Ölmek. 2. Çok yorulmak. 3. Çok yıpranmak. “Onu razı edinceye kadar canım çıktı.”
Canı gitmek: Önem ve değer verdiği, beğendiği bir şeye zarar gelecek diye çok korkmak, kaygılanmak. “Araba çizilecek diye canı gidiyor.”
Canına değmek: 1. Çok hoşlanmak, yararına yapılan işten ötürü çok sevinmek. 2. Ruhu şad olmak. “Büyükannenin canına değsin, ikramın bizi oldukça sevindirdi”
Canına kıymak: 1. İntihar etmek, kendini öldürmek. 2. Acımadan öldürmek. 3. Kendini yoracak, yıpratacak kadar iş görmek. “Komşunun kızı canına kıymış.”
Canına okumak: 1. Bir kimseye büyük bir zarar vermek, kötülük etmek. 2. İyi bir şeyi kötü hâle getirmek, heder etmek, harcamak. “Yeni aldığım oyuncağın canına okudu bir günde.”
Canına tak demek: Sabrı kalmamak, bir sıkıntıya dayanamaz duruma gelmek. “Canıma tak dedi artık, ya yaptıklarına son verirsin ya da burayı terk edersin!”
Canına yandığım (yandığımın): Kimi zaman sevgi ve hayranlık, kimi zaman da kızgınlık ve öfke gibi duyguları anlatmak için kullanılır. “Canına yandığımın adamı, bizi saatlerce bekletti bu soğukta.”
Canına yetmek: Bezmek, bıkmak, bir zorluğa dayanamayacak duruma gelmek. “Canıma yetti artık bu işi yapmayacağım.”
Canından bezmek: Çektiği sıkıntılar yüzünden içinde olduğu hayatı artık istemeyecek bir duruma gelmek. “Ne yapayım böyle hayatı, beni canımdan bezdirdi!”
Canını almak: Öldürmek. “Allah canını alsın da kurtulalım senden!”
Canını bağışlamak: Öldürebileceği bir kişiyi öldürmekten vazgeçmek. “Ona kıyamadı ve canını bağışladı.”
Canını dişine takmak: Büyük sıkıntıları, tehlikeleri göze alarak bir işi başarmaya çalışmak. “Canını dişine takıp koca kayayı parçalamaya devam etti.”
Canını sokakta bulmak: Sağlığını koruması, kendini yıpratmaması ve tedbir alması gerektiğini anlatmak için kullanılır. “Biraz soluk almama izin ver. Ben canımı sokakta bulmadım.”
Canının içine sokacağı gelmek: Birine karşı büyük ölçüde sevgi duymak, birinden çok hoşlanmak. “Öyle ki o yavrucağı canımın içine sokacağım geliyor!”
Canını vermek: 1. Hiçbir şey esirgememek. 2. Bir şey uğrunda en değerli varlığını feda etmeye, hatta ölmeye hazır olmak. 3. Bir şeye aşırı ölçüde düşkün olmak. “Vatan uğruna kim can vermez ki?”
Canını yakmak: 1. Fizikî acı vermek. 2. Bir kimseyi zarara ya da sıkıntıya sokmak; üzmek, kaygılandırmak. “Lütfen canını yakma çocuğun.”
Canı tatlı: Acıya, üzüntüye ve sıkıntıya katlanmayan. “Öyle de canı tatlı ki ne zaman bir şey taşınacak olsa bir bahane bulup ortadan kayboluyor.”
Canı tez: Sabırsız, beklemeye tahammülü olmayan, ivecen. “Bekle de gör, ne canı tez adamsın sen öyle!”
Canı yanmak: 1. Fizikî bir acı duymak. 2. Bir işte zarar görmek, manevî bir üzüntü duymak. “Canını yakmadan ver o elindekini bana!”
Canla başla: Seve seve, her türlü zorluğa göğüs gererek, var gücüyle, hiçbir fedakârlıktan kaçınmayarak. “Hepsi canla başla çalıştı.”
Canlı cenaze: Çok zayıf, güçsüz, zayıflıktan kemikleri çıkmış kimse. “Adam canlı cenaze gibiydi.”
Canlı yayın: Kişilerin ses ve davranışlarını o anda ve doğrudan doğruya veren radyo ve televizyon yayını. “Parti temsilcileri bu akşam televizyonda canlı yayında tartışacaklar.”
Cart curt etmek: Göz dağı vermek ya da övünmek amacıyla abartılı konuşmak. “Karşımda cart curt edip durma.”
Cart kaba kâğıt: Yüksekten atan, yapamayacağı şeyleri yapar gibi konuşan, çalım satan kimselere karşı söylenen küçümseme ünlemi.
Cebi delik: Parasız, cebinde para tutmasını bilmeyen. “Daha ne kadar cebi delik dolaşacaksın.”
Cebini doldurmak: Karşılaştığı fırsatları değerlendirerek bol para kazanmak. “Cebini doldurmaktan başka bir düşüncesi yok adamın.”
Cehennem azabı: 1. Çok büyük sıkıntı, eziyet. 2. İman etmeyenlerin, kâfirlerin, günahkârların cehennemde çekecekleri ceza. “Allah bizi cehennem azabından korusun.”
Cehennem olmak: Defolup gitmek. “Çabuk cehennem ol yanımdan.”
Cemaziyülevvelini bilmek: Bir kimsenin herkesçe bilinmeyen, geçmişteki kötü bir yönünü veya kötü durumunu bilmek. “Sakın güvenme ona, ben onun cemaziyülevvelini bilirim.”
Cendereye sokmak: Çok sıkıştırmak, manevî baskı altına almak. “Adamı cendereye sokmayı iyi beceriyorsun.”
Cevabı yapıştırmak: Karşısındakinin, beklemediği, ters, güç duruma düşürücü bir cevap vermek. “Öyle bir cevap yapıştırdı ki karşısındaki donakaldı.”
Ciğeri beş para etmemek: Değersiz, kendisine güvenilmez, korkak, aşağılık (bir kimse olmak). “Bırak, ondan söz etme bana, ciğeri beş para etmez adamlarla işim yok.”
Ciğerimin köşesi: 1. Çok sevdiğim. 2. Sevgili evlâdım. “O, hâlâ benim ciğerimin köşesidir.”
Ciğerini okumak: Karşısındakinin gizli düşüncelerini bilmek, aklından geçenleri anlamak. “Bizi mi düşünüyormuş? Ben onun ciğerini okurum; o kendinden başkasını düşünmez.”
Ciğerini sökmek: Bir kimseyi büyük ölçüde zarar ve ziyana uğratmak.”Söyle ona, beni oraya getirtmesin, gelirsem ciğerini sökerim onun.”
Cin çarpmışa dönmek: Neye uğradığını anlayamayacak kadar kötü duruma düşmek. “Bir tokatta cin çarpmışa döndürdü adamı.”
Cin fikirli: Zeki, çok kurnaz, her zaman kendi çıkarını kollayan, çok anlayışlı. “Endişelenmeyin; o cin fikirli, o işin de üstesinden gelecektir.”
Cinler cirit (top) oynamak: Bir yerin ıssız, ürküntü verir olduğunu anlatmak için kullanılır.
Cinleri başına toplamak: Öfkelenmek, kızmak, çok sinirlenmek. “Zorla cinleri başıma topladınız.”
Curcunaya çevirmek (döndürmek): Bir yeri kargaşa, şamata, gürültü patırtı ile doldurup kimsenin ne dediğini anlamayacak hâle getirmek. “Çocuklar bir dakikada ortalığı curcunaya çevirdiler.”
Cümbür cemaat: Topluca, hep birden.”Halamlara cümbür cemaat gitmeye karar verdik.”
Cümle kapısı: Konak, saray gibi büyük binaların ana giriş kapısı.”Devletin ileri gelenleri konağın cümle kapısı önünde toplandılar.”
Cüret etmek: Ataklık etmek, yüreklilikle davranmak.”O, hemen herkesin yanında söz söylemeye cüret eden bir yapıya sahipti.”
Cürmü meşhut hâlinde yakalamak: Bir kimseyi suçu işlerken şahitlerle birlikte yakalamak.
Ç HARFİ İLE, BAŞLAYAN DEYİMLER
Ç Harfi ile Başlayan Deyimler
Çaba göstermek: Bir işi başarmak için uğraşmak, kuvvet harcamak. “Çaba göstermeden amacına ulaşamazsın.”
Çağ açmak: Yeni bir gidişin, tutumun öncüsü olmak; evrensel bir gidişe yol açmak. “İstanbul’un fethiyle yeni bir çağ açıldı.”
Çakar almaz: İşe yarar gibi görünse de aslında yararsız, bozuk olan. “Çakar almaz bir tabancayla bizi korkutacağını sanmıştı.”
Çakı gibi: Canlı ve atik, çevik. “Çakı gibi delikanlı olmuş.”
Çalımından geçilmemek: Çok kibirli, kurumlu olmak; büyüklük taslamak, gösteriş yapmak. “Adamın çalımından geçilmiyor, ona laf anlatmak çok zor.”
Çalım satmak (caka satmak): Büyüklük taslamak, kurularak davranmak.
Çalıp çırpmak: Eline ne geçerse (az ve çok) çalmak, bu yolla kazanç sağlamak. “Yoksul kalınca çalıp çırpmaya başladı.”
Çam devirmek: Farkında olmadan karşısındakini kıracak ya da kötü bir sonuca yol açacak söz söylemek, davranışta bulunmak. “Onun da çam devirmede üstüne yok hani.”
Çam yarması: İri gövdeli insan.
Çanak tutmak (açmak): 1. Söz ve davranışlarıyla kavgaya, kargaşaya yol açmak. 2. Dilenmek. “Onun bu işe çanak tutmasına fırsat vermeyeceğim.”
Çanak yalayıcı: Dalkavuk, çıkarı için dalkavukluk eden. “Çanak yalayıcılar gün geçtikçe artıyor.”
Çan çan etmek: Gerekli gereksiz sürekli konuşmak, yüksek sesle devamlı gevezelik etmek. “Başımda ne çan çan edip duruyorsun, kes artık şu sesini.”
Çaba göstermek: Bir işi başarmak için uğraşmak, kuvvet harcamak. “Çaba göstermeden amacına ulaşamazsın.”
Çağ açmak: Yeni bir gidişin, tutumun öncüsü olmak; evrensel bir gidişe yol açmak. “İstanbul’un fethiyle yeni bir çağ açıldı.”
Çakar almaz: İşe yarar gibi görünse de aslında yararsız, bozuk olan. “Çakar almaz bir tabancayla bizi korkutacağını sanmıştı.”
Çakı gibi: Canlı ve atik, çevik. “Çakı gibi delikanlı olmuş.”
Çalımından geçilmemek: Çok kibirli, kurumlu olmak; büyüklük taslamak, gösteriş yapmak. “Adamın çalımından geçilmiyor, ona laf anlatmak çok zor.”
Çalım satmak (caka satmak): Büyüklük taslamak, kurularak davranmak.
Çalıp çırpmak: Eline ne geçerse (az ve çok) çalmak, bu yolla kazanç sağlamak. “Yoksul kalınca çalıp çırpmaya başladı.”
Çam devirmek: Farkında olmadan karşısındakini kıracak ya da kötü bir sonuca yol açacak söz söylemek, davranışta bulunmak. “Onun da çam devirmede üstüne yok hani.”
Çam yarması: İri gövdeli insan.
Çanak tutmak (açmak): 1. Söz ve davranışlarıyla kavgaya, kargaşaya yol açmak. 2. Dilenmek. “Onun bu işe çanak tutmasına fırsat vermeyeceğim.”
Çanak yalayıcı: Dalkavuk, çıkarı için dalkavukluk eden. “Çanak yalayıcılar gün geçtikçe artıyor.”
Çan çan etmek: Gerekli gereksiz sürekli konuşmak, yüksek sesle devamlı gevezelik etmek. “Başımda ne çan çan edip duruyorsun, kes artık şu sesini.”
Çanına ot tıkamak: Bir daha sesini çıkaramayacak, kötülük edemeyecek bir duruma sokmak. “Elbet sizin de çanınıza ot tıkayacağım gün gelecek.”
Çantada (torbada) keklik: “Ele geçirilmesi o kadar kesin ki elde edilmiş sayılır” anlamında kullanılır. “Beni çantada keklik sanıyor ama yanılıyor.”
Çaptan düşmek: Önceleri iyi olan durumu sonradan bozulmuş olmak; çalışma gücü, verimi tükenmiş olmak. “Adamın bir ayda çaptan düşeceğini sandılar.”
Çar çur etmek: Gereksiz, lüzumsuz yere harcayıp tüketmek. “Paranı sakın çarçur edeyim deme.”
Çarıklı erkânıharp: Daha ziyade öğrenimi olmayan ama kafası çalışan, kurnaz ve uyanık köylüler için şaka yollu kullanılır.
Çark etmek: Dönmek, geri dönmek. “Birkaç adım sonra çark ediniz.”
Çarkına okumak: Bozmak, çalışamaz hâle getirmek, zarar vermek; birine büyük kötülük yapmak. “Eline alır almaz saatin çarkına okudu.”
Çarşamba pazarı: Her şeyi açıkta olan, karmakarışık yer. “Etrafı çarşamba pazarı gibi yapmış çocuklar.”
Çarşaf gibi: Dalgasız, dümdüz ve durgun. “Deniz çarşaf gibiydi.”
Çat kapı: Aniden, beklenmedik bir anda. “Oturuyorduk, çat kapı çıkageldiler.”
Çat pat: 1. Ara sıra. 2. Yarım yamalak, biraz. 3. Vakitli vakitsiz, uygunsuz zamanlarda. “Çat pat okuması var diye mektubu ona uzattılar.”
Çayı görmeden paçaları sıvamak: Ham hayaller kurmak; henüz zamanı gelmediği hâlde yapılacak bir iş, meydana gelebilecek bir olay için hazırlıklara girişmek. “Durun bakalım hele, çayı görmeden paçaları sıvamayın, bir haber ulaşsın önce.”
Çehre züğürdü: Çirkin, suratsız, yüzü yakışıksız. “Oğlanı çehre züğürdü bir kızla evlenmek zorunda bıraktılar.”
Çekeceği olmak: Çok acı çekeceği, sıkıntıya gireceği bir iş ya da durumla karşılaşacağı sezilir olmak. “Öyle anlaşılıyor ki bu çavuştan çekeceğimiz var.”
Çekidüzen vermek: Karışıklığı, dağınıklığı, başıbozukluğu gidermek. “Kendine bir çeki düzen vermelisin artık.”
Çekip çevirmek: Yönetmek, düzene sokmak, hâle yola koymak, çalışmasını sağlamak. “Tek başıma bu işi çekip çeviremem ki!”
Çekip gitmek: Savuşmak, bırakıp gitmek, kimseye danışmadan ayrılmak. “Aradığını bulamayınca çekip gitti.”
Çekirdekten yetişme: Bir işi küçük yaştan, çıraklıktan başlayarak öğrenme ve o işte ustalaşma. “Ali, çekirdekten yetişmiş bir marangozdu.”
Çekişe çekişe pazarlık (etmek): Bir malı ucuza almak, ya da pahalıya satmak için titizce uzun süre yapılan pazarlık. “Babam çok istediği atı alabilmek için, atın sahibiyle çekişe çekişe pazarlık etmeye başladı.”
Çelme takmak: 1. Ayağını bacağına geçirerek yıkmaya çalışmak. 2. Bir işin gelişmesini engellemek veya bir kimsenin iyi yürüyen işini bozmak. “Sakin sakin giden arkadaşını çelmek takarak yere düşürdü.”
Çene çalmak: Gevezelik ederek, çok konuşarak vakit geçirmek. “Komşu kadınları çene çalmaya bayılırlar.”
Çenesi düşük: Geveze, çok konuşan, gereksiz şeyler söyleyen. “Senin kadar çenesi düşük bir adam daha görmedim.”
Çenesi kuvvetli: Söylemekten yorulmayan, söylediği sözlerle kendisini dinletmesini bilen. “İyi hatip, acaba çenesi kuvvetli hatip midir?”
Çene yarıştırmak: Karşılıklı gevezelik etmek, boş konuşmak. “Sizinle çene yarıştırılmaz doğrusu.”
Çetele tutmak: Hesap tutmak amacı ile bir yere çizgiler çekmek. “Ahmet amca, veresiye verdiği mallar için çetele tutmaktan usanmıştı.”
Çetin ceviz: 1. Kırılması zor, kabuğu sert ceviz cinsi. 2. Yola getirilmesi, yenilmesi zor rakip; başarılması güç iş. “Şimdi anlıyordu rakibinin ne deneli çetin ceviz olduğunu.”
Çevir kaz (kazı) yanmasın: Karşısındakini kıracak bir söz söylediğini fark edip de çevirmeye kalkışanlara şaka yollu söylenir.
Çıban başı: 1. Çıbanın patlamak üzere olan tepe noktası. 2. Kötü sonuçların, uygunsuzlukların ana sebebi. “Bu işte çıban başı mı olmak istersin?”
Çıfıt çarşısı: Türlü kötülüklerin, hile ve düzenlerin karmakarışık bir durumda bulunduğu yer. “Daireyi çıfıt çarşısına çevirenler tek tek bulunmalıdır.”
Çığır açmak: Bir alanda yeni bir yol açmak; yeni bir tutum, izlenecek yöntem bulmak. “Bilim adamları kanserle mücadelede çığır açmak için kolları sıvadılar.”
Çığırından çıkmak: Yoldan sapmak, doğru ve uygun gidişten ayrılmak, artık düzelemez hâle gelmek. “İşler çığırından çıkmadan önlem almalıyız.”
Çıkar yol: Çare, en tutarlı çözüm yolu. “Sınıf geçebilmek için tek çıkar yol ders çalışmaktır.”
Çıkış yapmak: Bir tartışma esnasında etkili söz ve sert davranışlarla düşüncelerini belirtmek. “Ani bir çıkış yaparak herkesi şaşırttı.”
Çıkmaza girmek: Çözümlenemeyecek, içinden çıkılamayacak bir duruma düşmek. “İşler, hiç ummadıkları bir anda çıkmaza girdi.”
Çıngar çıkarmak: Gürültü patırtı, karışıklık ve kavga çıkarmak. “Çıngar çıkarmadan oturtun şu kadını.”
Çıt çıkarmamak: Çok sessiz olmak, hiç ses çıkarmamak, gürültü yapmamak. “Çocuklar korkudan çıt çıkarmıyorlardı.”
Çiçeği burnunda: Çok taze, yeni koparılmış. “Çiçeği burnunda bir haber getirmek için yarışa girdi muhabirler.”
Çifte kumrular: Birbirini çok seven ve birbirinden ayrılmayan kimseler. “İşte çifte kumrular geliyorlar.”
Çiğlik etmek: İnsana yakışmayan; olgunluğa, yaşa uygun düşmeyen yersiz ve kaba davranışlarda bulunmak. “Bir çiğlik edip de toplantıyı berbat edecek diye ödüm kopuyor.”
Çiğ süt etmiş olmak: Soysuz ve namussuz olmak. “Bu yürek yakıcı işi yapmak için çiğ süt emmiş olmak gerek.”
Çiğ yemedim ki karnım ağrısın: “Herhangi bir suç işlemedim ki korku duyayım, işi eksik yapmadım ki olumsuz sonuçtan kaygılanayım” anlamında kullanılır.
Çile çekmek: Üzüntü, eziyet, acı ve sıkıntı içinde yaşamak. “Annen seni büyütünceye kadar ne çileler çekti biliyor musun?”
Çile çıkarmak: 1. Sıkıntılı bir işin veya durumun sona ermesini beklemek. 2. Tasavvufta bir müridin belli bir eğitim safhasından geçmesi. “Çile çıkarmayan mürit olgunlaşamaz.”
Çileden çıkmak: 1. Çok öfkelenmek, olan bitenler karşısında dayanıklılığı kalmayıp taşkınlık göstermek. 2. Çile süresini bitirmek. “Ben çileden çıkmadan çabuk terk edin burayı.”
Çil yavrusu gibi dağılmak: Toplu hâlde bulunan insanların her biri, herhangi bir sebeple bir yana dağılmak. “Silâh sesini duyunca çil yavrusu gibi dağılmaya başladılar.”
Çirkefe taş atmak: Edepsiz, geçimsiz, kaba saba kimsenin tepkisine yol açacak davranışlarda bulunmak. “Şu çirkefe taş atıp da başını belâya sokmadan gir içeri!”
Çivi kesmek: Çok üşümek, donmak. “Çocuklar soğuktan çivi kesmişlerdi.”
Çizmeden yukarı çıkmak: Bilmediği, aklının kesmediği, yetkisinin dışında bir işe kalkışmak; haddini bilmemek. “Kes artık, çizmeden yukarı çıkmaya başladın.”
Çocuk oyuncağı: Önem verilecek değerde olmayan, kolay iş. “Dereyi geçmek mi? Çocuk oyuncağı benim için.”
Çocuk oyuncağı hâline getirmek: Bir işi sık sık değiştirip verilmesi gereken önemde ele almamak, küçümsenir duruma getirip değerinden düşürmek. “Ne biçim adamlarsınız siz, bu güzel işi çocuk oyuncağı hâline getirdiniz!”
Çoğu gitti azı kaldı: İşin en güç, en önemli, en büyük kısmı bitti, kalanı önemsizdir. “Ha gayret çocuklar, çoğu gitti azı kaldı.”
Çok görmek: 1. Esirgemek, bir kimseyi o şeye değer bulmamak. 2. Bir kimsenin yaptığını, davranışını yadırgamak. “Gel, çok görme bana bu işi.”
Çoluk çocuk elinde kalmak: Genç, tecrübesiz, çocuk denecek kişilerin yönetimi altında yaşar durumda olmak. “Ülke çoluk çocuk elinde mi kalacak? Allah korusun!”
Çoluk çocuğa karışmak: Evlenip, çocukları dünyaya gelip, onlarla uğraşır olmak. “Vay canına! Daha dünkü çocuktu, bugün çoluk çocuğa karışmış! Zaman ne çabuk da geçiyor.”
Çorap söküğü gibi gitmek: Başlayan bir işin birbirine bağlı diğer bölümlerinin kolaylıkla halledilmesi. “Hele bir başla sen, bak nasıl çorap söküğü gibi gidecek iş.”
Çorbada tuzu bulunmak: Yapılan bir iş ya da hizmette az da olsa çabası, emeği bulunmak. “Haydi durmayın, çorbada sizin de tuzunuz bulunsun!”
Çömlek hesabı: Güvenilmez, yanlış hesap. “Senin yaptığın çömlek hesabı, bir muhasebeciye havale et işi.”
Çuval gibi: Kaba ve seyrek, bol ve ütüsüz. “Pantolonun çuval gibi olmuş.”
Çürüğe çıkmak: 1. İşe yaramaz olduğu, sağlam olmadığı anlaşılarak bir yana atılmak. 2. Sağlığı el vermediği için askerlik görevine alınmamak. “Çürüğe çıkmak için can atanlar da yok değil bugün.”
Çürük tahtaya basmak: Tedbirsiz hareket edip, kötü sonuçlanacak bir işe girişmek.”Allah kimseyi çürük tahtaya bastırmasın.”
Çantada (torbada) keklik: “Ele geçirilmesi o kadar kesin ki elde edilmiş sayılır” anlamında kullanılır. “Beni çantada keklik sanıyor ama yanılıyor.”
Çaptan düşmek: Önceleri iyi olan durumu sonradan bozulmuş olmak; çalışma gücü, verimi tükenmiş olmak. “Adamın bir ayda çaptan düşeceğini sandılar.”
Çar çur etmek: Gereksiz, lüzumsuz yere harcayıp tüketmek. “Paranı sakın çarçur edeyim deme.”
Çarıklı erkânıharp: Daha ziyade öğrenimi olmayan ama kafası çalışan, kurnaz ve uyanık köylüler için şaka yollu kullanılır.
Çark etmek: Dönmek, geri dönmek. “Birkaç adım sonra çark ediniz.”
Çarkına okumak: Bozmak, çalışamaz hâle getirmek, zarar vermek; birine büyük kötülük yapmak. “Eline alır almaz saatin çarkına okudu.”
Çarşamba pazarı: Her şeyi açıkta olan, karmakarışık yer. “Etrafı çarşamba pazarı gibi yapmış çocuklar.”
Çarşaf gibi: Dalgasız, dümdüz ve durgun. “Deniz çarşaf gibiydi.”
Çat kapı: Aniden, beklenmedik bir anda. “Oturuyorduk, çat kapı çıkageldiler.”
Çat pat: 1. Ara sıra. 2. Yarım yamalak, biraz. 3. Vakitli vakitsiz, uygunsuz zamanlarda. “Çat pat okuması var diye mektubu ona uzattılar.”
Çayı görmeden paçaları sıvamak: Ham hayaller kurmak; henüz zamanı gelmediği hâlde yapılacak bir iş, meydana gelebilecek bir olay için hazırlıklara girişmek. “Durun bakalım hele, çayı görmeden paçaları sıvamayın, bir haber ulaşsın önce.”
Çehre züğürdü: Çirkin, suratsız, yüzü yakışıksız. “Oğlanı çehre züğürdü bir kızla evlenmek zorunda bıraktılar.”
Çekeceği olmak: Çok acı çekeceği, sıkıntıya gireceği bir iş ya da durumla karşılaşacağı sezilir olmak. “Öyle anlaşılıyor ki bu çavuştan çekeceğimiz var.”
Çekidüzen vermek: Karışıklığı, dağınıklığı, başıbozukluğu gidermek. “Kendine bir çeki düzen vermelisin artık.”
Çekip çevirmek: Yönetmek, düzene sokmak, hâle yola koymak, çalışmasını sağlamak. “Tek başıma bu işi çekip çeviremem ki!”
Çekip gitmek: Savuşmak, bırakıp gitmek, kimseye danışmadan ayrılmak. “Aradığını bulamayınca çekip gitti.”
Çekirdekten yetişme: Bir işi küçük yaştan, çıraklıktan başlayarak öğrenme ve o işte ustalaşma. “Ali, çekirdekten yetişmiş bir marangozdu.”
Çekişe çekişe pazarlık (etmek): Bir malı ucuza almak, ya da pahalıya satmak için titizce uzun süre yapılan pazarlık. “Babam çok istediği atı alabilmek için, atın sahibiyle çekişe çekişe pazarlık etmeye başladı.”
Çelme takmak: 1. Ayağını bacağına geçirerek yıkmaya çalışmak. 2. Bir işin gelişmesini engellemek veya bir kimsenin iyi yürüyen işini bozmak. “Sakin sakin giden arkadaşını çelmek takarak yere düşürdü.”
Çene çalmak: Gevezelik ederek, çok konuşarak vakit geçirmek. “Komşu kadınları çene çalmaya bayılırlar.”
Çenesi düşük: Geveze, çok konuşan, gereksiz şeyler söyleyen. “Senin kadar çenesi düşük bir adam daha görmedim.”
Çenesi kuvvetli: Söylemekten yorulmayan, söylediği sözlerle kendisini dinletmesini bilen. “İyi hatip, acaba çenesi kuvvetli hatip midir?”
Çene yarıştırmak: Karşılıklı gevezelik etmek, boş konuşmak. “Sizinle çene yarıştırılmaz doğrusu.”
Çetele tutmak: Hesap tutmak amacı ile bir yere çizgiler çekmek. “Ahmet amca, veresiye verdiği mallar için çetele tutmaktan usanmıştı.”
Çetin ceviz: 1. Kırılması zor, kabuğu sert ceviz cinsi. 2. Yola getirilmesi, yenilmesi zor rakip; başarılması güç iş. “Şimdi anlıyordu rakibinin ne deneli çetin ceviz olduğunu.”
Çevir kaz (kazı) yanmasın: Karşısındakini kıracak bir söz söylediğini fark edip de çevirmeye kalkışanlara şaka yollu söylenir.
Çıban başı: 1. Çıbanın patlamak üzere olan tepe noktası. 2. Kötü sonuçların, uygunsuzlukların ana sebebi. “Bu işte çıban başı mı olmak istersin?”
Çıfıt çarşısı: Türlü kötülüklerin, hile ve düzenlerin karmakarışık bir durumda bulunduğu yer. “Daireyi çıfıt çarşısına çevirenler tek tek bulunmalıdır.”
Çığır açmak: Bir alanda yeni bir yol açmak; yeni bir tutum, izlenecek yöntem bulmak. “Bilim adamları kanserle mücadelede çığır açmak için kolları sıvadılar.”
Çığırından çıkmak: Yoldan sapmak, doğru ve uygun gidişten ayrılmak, artık düzelemez hâle gelmek. “İşler çığırından çıkmadan önlem almalıyız.”
Çıkar yol: Çare, en tutarlı çözüm yolu. “Sınıf geçebilmek için tek çıkar yol ders çalışmaktır.”
Çıkış yapmak: Bir tartışma esnasında etkili söz ve sert davranışlarla düşüncelerini belirtmek. “Ani bir çıkış yaparak herkesi şaşırttı.”
Çıkmaza girmek: Çözümlenemeyecek, içinden çıkılamayacak bir duruma düşmek. “İşler, hiç ummadıkları bir anda çıkmaza girdi.”
Çıngar çıkarmak: Gürültü patırtı, karışıklık ve kavga çıkarmak. “Çıngar çıkarmadan oturtun şu kadını.”
Çıt çıkarmamak: Çok sessiz olmak, hiç ses çıkarmamak, gürültü yapmamak. “Çocuklar korkudan çıt çıkarmıyorlardı.”
Çiçeği burnunda: Çok taze, yeni koparılmış. “Çiçeği burnunda bir haber getirmek için yarışa girdi muhabirler.”
Çifte kumrular: Birbirini çok seven ve birbirinden ayrılmayan kimseler. “İşte çifte kumrular geliyorlar.”
Çiğlik etmek: İnsana yakışmayan; olgunluğa, yaşa uygun düşmeyen yersiz ve kaba davranışlarda bulunmak. “Bir çiğlik edip de toplantıyı berbat edecek diye ödüm kopuyor.”
Çiğ süt etmiş olmak: Soysuz ve namussuz olmak. “Bu yürek yakıcı işi yapmak için çiğ süt emmiş olmak gerek.”
Çiğ yemedim ki karnım ağrısın: “Herhangi bir suç işlemedim ki korku duyayım, işi eksik yapmadım ki olumsuz sonuçtan kaygılanayım” anlamında kullanılır.
Çile çekmek: Üzüntü, eziyet, acı ve sıkıntı içinde yaşamak. “Annen seni büyütünceye kadar ne çileler çekti biliyor musun?”
Çile çıkarmak: 1. Sıkıntılı bir işin veya durumun sona ermesini beklemek. 2. Tasavvufta bir müridin belli bir eğitim safhasından geçmesi. “Çile çıkarmayan mürit olgunlaşamaz.”
Çileden çıkmak: 1. Çok öfkelenmek, olan bitenler karşısında dayanıklılığı kalmayıp taşkınlık göstermek. 2. Çile süresini bitirmek. “Ben çileden çıkmadan çabuk terk edin burayı.”
Çil yavrusu gibi dağılmak: Toplu hâlde bulunan insanların her biri, herhangi bir sebeple bir yana dağılmak. “Silâh sesini duyunca çil yavrusu gibi dağılmaya başladılar.”
Çirkefe taş atmak: Edepsiz, geçimsiz, kaba saba kimsenin tepkisine yol açacak davranışlarda bulunmak. “Şu çirkefe taş atıp da başını belâya sokmadan gir içeri!”
Çivi kesmek: Çok üşümek, donmak. “Çocuklar soğuktan çivi kesmişlerdi.”
Çizmeden yukarı çıkmak: Bilmediği, aklının kesmediği, yetkisinin dışında bir işe kalkışmak; haddini bilmemek. “Kes artık, çizmeden yukarı çıkmaya başladın.”
Çocuk oyuncağı: Önem verilecek değerde olmayan, kolay iş. “Dereyi geçmek mi? Çocuk oyuncağı benim için.”
Çocuk oyuncağı hâline getirmek: Bir işi sık sık değiştirip verilmesi gereken önemde ele almamak, küçümsenir duruma getirip değerinden düşürmek. “Ne biçim adamlarsınız siz, bu güzel işi çocuk oyuncağı hâline getirdiniz!”
Çoğu gitti azı kaldı: İşin en güç, en önemli, en büyük kısmı bitti, kalanı önemsizdir. “Ha gayret çocuklar, çoğu gitti azı kaldı.”
Çok görmek: 1. Esirgemek, bir kimseyi o şeye değer bulmamak. 2. Bir kimsenin yaptığını, davranışını yadırgamak. “Gel, çok görme bana bu işi.”
Çoluk çocuk elinde kalmak: Genç, tecrübesiz, çocuk denecek kişilerin yönetimi altında yaşar durumda olmak. “Ülke çoluk çocuk elinde mi kalacak? Allah korusun!”
Çoluk çocuğa karışmak: Evlenip, çocukları dünyaya gelip, onlarla uğraşır olmak. “Vay canına! Daha dünkü çocuktu, bugün çoluk çocuğa karışmış! Zaman ne çabuk da geçiyor.”
Çorap söküğü gibi gitmek: Başlayan bir işin birbirine bağlı diğer bölümlerinin kolaylıkla halledilmesi. “Hele bir başla sen, bak nasıl çorap söküğü gibi gidecek iş.”
Çorbada tuzu bulunmak: Yapılan bir iş ya da hizmette az da olsa çabası, emeği bulunmak. “Haydi durmayın, çorbada sizin de tuzunuz bulunsun!”
Çömlek hesabı: Güvenilmez, yanlış hesap. “Senin yaptığın çömlek hesabı, bir muhasebeciye havale et işi.”
Çuval gibi: Kaba ve seyrek, bol ve ütüsüz. “Pantolonun çuval gibi olmuş.”
Çürüğe çıkmak: 1. İşe yaramaz olduğu, sağlam olmadığı anlaşılarak bir yana atılmak. 2. Sağlığı el vermediği için askerlik görevine alınmamak. “Çürüğe çıkmak için can atanlar da yok değil bugün.”
Çürük tahtaya basmak: Tedbirsiz hareket edip, kötü sonuçlanacak bir işe girişmek.”Allah kimseyi çürük tahtaya bastırmasın.”
Kaydol:
Yorumlar (Atom)